KADIN ve DiN > GÜNDEM > Türkiye ve Dünyadan
Full Version: Bekir Coskun
Pages: 1, 2, 3
Gaye

Bekir Coskun tatilde..

Ben onun yazilarini ozledim..

Iste son yazilarindan biri...


user posted image


ATATURK COK KIRILMISTIR..

ATATÜRK, Fatih Altaylı'nın "Teke Tek" programını öbür dünyadan seyrederken "Ben Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" diyen türbanlılara çok kırılmıştır zaten.

Uzaktan kumanda aletini İsmet Paşa'nın önüne atıp "Zapla İsmet..." demiştir:

"Peki bu ne?.."

"Hadi Gel Bizimle Ol..."

*

Bunlar tabii ki Atatürk'ü sevmezler. Çünkü Atatürk'ün rugan potinleri, fötr şapkaları, yakası kolalı gömlekleri vardı.

Yüzmeyi severdi Atatürk.

Dans ederdi.

Rakı içerdi.

Köpeği de vardı Atatürk'ün.

O Türkçe yazdı, Türkçe konuştu.

Ata binerdi adam gibi.

Savaşırken de, severken de koca bir yüreği vardı onun. O medeni kişiliği ve o koca yüreğiyle bu toprakları özgürleştirip uygarlığa doğru yol alsın diye, devrim yasaları ile donatarak bırakıp gitti.

Bunlar Atatürk'ü sevmezler.

*

Peki siz?..

Siz sevdiniz mi Atatürk'ü?..

Atatürk'ü sevmeyenleri başınıza taç yapıp Türkiye'yi onlara teslim ettiniz ya... Zenginler kasaları-cüzdanları hatırına, fakirler bir torba nohut karşılığında, orta halliler bir aymazlık pahasına sattınız ya koca Atatürk'ü.

Bakın Türkiye'nin haline.

Cumhurbaşkanı'nın, Başbakan'ın ve ülkeyi yöneten iktidar partisinin, o televizyona çıkıp "Atatürk'ü sevmiyorum" diyen türbanlı kızlarla aynı suç iddialarından yargılandıklarının farkında değil misiniz?..

Pekiiii...

O türbanlı kızların önüne düşüp Türkiye Cumhuriyeti'ni "dinci simgelere izin vermiyor diye" AİHM'ye şikáyet edene selam çakıp ne diyorsunuz:

"First Leydi..."

(.........)

İşte böyle sevenleri ile sevmeyenleri arasında bir yerdedir Atatürk...

Muhtemelen üzgün ve kırgın...
mistral
Cumhuriyetin bekçisi sandıklarımız böyle uzaktan bu gidişatı seyrediyorsa, sessiz ve yorumsuz kalıyorsa, artık tüm iş halka düşüyor, Atatürk'ü sevenlerin birleşip tek yürek olup bu gidişatı durdurmaları lazım...

Çünkü Atatürk'ü sevenler adam gibi adamdırlar...

Hani Atatürk demişti ya ''Laik olmak adam olmak demektir'' diye...
Freddie
Mistral,

QUOTE
...artık tüm iş halka düşüyor,Atatürk'ü sevenlerin birleşip tek yürek olup bu gidişatı durdurmaları lazım...

Demişsin? Hangi halka? Emekçi halka mı yoksa ulusal burjuvalara mı? Bu ''Atatürk'ü sevenler''in bir dünya görüşü var mı? Piyasa ekonomisini mi istiyorlar yoksa sosyalizmi mi? ABD ve AB ile ilişkileri nasıl kurmak istiyorlar? Türbanın dışındaki gericilik türlerine(kuran kurslarına, imam hatiplere, tarikatlara, diyanete v.s.) ne yapacaklar?

laugh.gif laugh.gif laugh.gif

''Atatürk'ü sevenler'' diye bir birliğin olamayacağını, işlerin böyle olmadığını öğrenmeniz bakalım ne kadar zaman alacak?...
kitapsiz

Atatürk sevenler cok güclü diye bir birlik oldugu icin, düsmanlari Türkiye cumhuriyetini 90 yildir icerden ve disardan bütün cabalarina ragmen yikamadilar.
Atam öyle saglam atmiski cumhuriyetin temellerini, cumhuriyet düsmani vatan hainleri, hayal kirikligi ile caresiz havlamardan ileri gidemiyorlar smile.gif
kemalistcan
Bende arkadaş ne zaman kemalistler hakkında doğru birşey yazacak diye bekliyordum. Ama bu da eksik ve kısmen hatalı olmuş.Doğrudur örgütsel anlamda kemalist bir çatı altında birleşemedik, laf ebeliğini aşamadı bir kısmımız, bir kısmımızda ideolojik ve tarihsel alt yapıdan yoksun aynı senin gibi freedie.

Ancak bu sitedeki kemalistler en azından idoelojik ve tarihsel tabana sahip. Bizi gardrop atatürkçüleri ile kıyaslama.

Asıl oportunistliği bir kısım marksistler yapmaktadır. Ben senin sayende gördüm türbanı özgürlük olarak görmeyen bir sosyalisti. Adamların akp yi bir sosyal demokrat yapmadıkları kaldı; bırak allasen. Türkiyenin birçok sosyalisti resmen ahmaktır. Süre ezberler gibi ideoloji ezberlerler. İkidebir lan marks şöyle diyor, lenin böyle diyor, stalin şöyle yamış, mao böyle etmiş. bilimsel sosyalizmi bile dogmatikleştirdiler ya hayret diyorum başka birşey demiyorum. Aristo sonrası yunanlılarda uzun bir süre böyle olmuşlar; atın diş sayısını bile gözlerinin önündekia tın ağzını açarak değilde aristonun kitabına bakarak öğrenmişler.

Ayrıca sosyalistlerin çoğu dini bir çelişki olarak görmez inanç özgürlüğü bağlamında; valla ben meydanda bir tane sosyalist görmüyorum bu kavgayı veren; tam tersi kemalistler uğraşıyor imam hatiplerle, diyanetle. Şimdi onlarıda atatürk kurdu deyip başımızın etini yeme; daha önce sana bir saat izahat verdim.
mistral
QUOTE
Adamların akp yi bir sosyal demokrat yapmadıkları kaldı;


Bunu da yaptılar, sosyalist enternasyonala AKP yi alın diye yalvarıyorlar,

kitapsiz



İyi bakın...


TARİH babanın, kuştüyünü mürekkep okkasına batırıp başını sallaya sallaya yazmakta olduğu önemli günlerdir bu günler.


Bu günleri dikkatle izlemelisiniz.

Belki bir daha fırsat bulamazsınız.

İyi bakın:

Atatürkçü düşüncede olmak suç...

Tarikatlar Türkiye’nin en tepelerine oturmuş ülkeyi yönetiyorlar, ama Atatürkçü düşünce sahipleri izleniyorlar, fişleniyorlar, yakalanıyorlar, sorgulanıyorlar, suçlanıyorlar, içeri atılıyorlar.

Böyle bir şeyi bir daha göremezsiniz.

Kaçırmayın.

Eskiden cumhuriyeti sevmemek suç sayılmaz mıydı? Ki cumhuriyet aleyhine konuşanları kovalardı devlet.

Oysa şimdi cumhuriyeti sevmek "terör suçu" kapsamındadır.

Bir dostunuza telefon açıp "Cumhuriyete sahip çıkmalıyız" dedikten sonra oturun koltuğunuza... Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız, içinizden bir ses "Başıma bir iş gelmesin sonra" dediğinde...

Çünkü cumhuriyeti savunmak suçtur...

Suç...

Böyle bir dönem bir daha göremezsiniz:

Tarikatlar darbe yapıyorlar.

Mağdur ordu...

Generaller içerde.

İyi mi?..

*

Bu günler hani Atatürk’ün Türk gençliğine hitabesindeki "Bir gün istiklal ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen..." dediği o "bir gün"dür bu günler.

İyi bakın...

Bir daha göremezsiniz.

Mustafa Kemal’in "Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zaptedilmiş (.......) olabilir" dediği işte bu zaman...

"İhanet" ile "gafletin" el ele verdiği yer...

Gözbebeğimiz laik cumhuriyetimizin "dahili ve harici bedhahlar" tarafından yıkılmakta olduğu süreç...

Karşı devrim günleri...

*

Bu günler işte o günlerdir...

Tarih baba; kutsal bir savaşın şanlı zaferinden ve çağdaşlık yolunu açan cumhuriyetin kuruluşundan yıllar sonra işte bu günleri yazıyor.

İyi bakın...

Bekir COŞKUN
8 Temmuz 2008
Gaye

Baston ile darbe...


PAŞA’nın evinde tabanca da bulundu dediler.

Diyeceksiniz ki; evde fırın küreği bulunsaydı tuhaf olurdu da hiç Paşa’nın tabancası olmaz mı?..

Ben de kaç gündür bunu düşünüyordum; gazeteci Mustafa Balbay’ın masasında haber, üniversitedeki profesörde kitap, ATO Başkanı Sinan Aygün’ün kasasında para bulununca ben anladım, siz de anlamışsınızdır.

Ancak Paşa’nın silahı baston şeklinde.

O zaman iş değişiyor.

Yani, asıl darbe silahı bastondur belki.

Böylece baston ile darbe ilk kez bu memlekette yapılmış olacaktı.

Belki de Paşa topal numarası yapacaktı.

Bir ihtimal topal taklidi yaparak yanaşacaktı iktidardakilere, sonra bastonla kafalarına kafalarına...

*

Türkiye’nin yakın tarihinde bu olanlara tıpatıp benzeyen bir "Madanoğlu davası" vardır, hatırlamalısınız.

Madanoğlu, emekli korgeneral...

1970’lerin başında "darbe yapacaktı" denilerek bir sabah kapıya gelen polislerce (9 Mart) evinden alındı.

Onunla birlikte birçok subay suçlandı.

İlhami Soysal, İlhan Selçuk gibi muhalif gazetecileri, yazarları, kimi bilim adamlarını topladılar.

Sorgulamalar, eziyetler, suçlamalar sürüp gitti.

Sonra zaten boş dava düştü.

Ama bir şey başarılmıştı:

Sindirilmiş ve korkutulmuş yurtsever insanların gözleri önünde, Türkiye’nin bir yandan ABD eğemenliğine, bir yandan ABD yandaşı din-siyaset tüccarlarına teslim edilmesi eksiksiz sağlanmıştı.

*

Yine o dolap.

Kim ne derse desin, bu olup-bitenlerin arkasında iktidarın kendi adamları vardır.

Yandaş dinci basının tüm gizli sorgulamaları anında bilmesi, Başbakan’ın savcı gibi konuşmaya başlaması, demokrat (!) AKP’nin sabaha karşı ev baskınlarından mutlu olması elbette rastlantı değil.

Bir başka zamanın, bir başka Madanoğlu davasıdır bu.

Bu sefer, sindirilmiş, susturulmuş, korkutulmuş insanların gözleri önünde, bir başka aşamadadır sıra...

Kendi Türkiye’lerini kuruyorlar.

Paşa’nın baston şeklindeki tabancasından başlayarak..

Bekir COSKUN


kitapsiz


Bir örnek paşa...



TÜM bu darbe iddialarının, gözaltıların, tutuklamaların başlama yeri, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in (kendisi kabul etmese de) günlüğü.

Acaba birisi Paşa’nın yerine mi "günlük" tuttu?

Biz bilemeyiz.

Bildiğimiz Paşa iktidar ile iç içe.

Örnek:

Örnek Paşa’nın büyük oğlu Tolga film yapıyor, sponsoru Başbakan’ın himayesindeki bildiğiniz ünlü Çalık Grubu...

Yine örnek:

Örnek Paşa’nın küçük oğlu Burak, aynı Çalık Grubu’nun şirketi Bursa Gaz’ın yönetim kurulu üyesi.

*

Daha enteresan bir örnek:

Örnek Paşa’nın eşinin İstanbul-Gaziosmanpaşa’daki yerini belediye istimlak etti. Komisyonun takdir ettiği 85 milyarlık istimlak bedeli ödendi.

Örnek Ailesi bedeli az buldu, 75 milyar daha istedi.

Buraya kadarı normal, herkesin hakkıdır.

Şimdi dikkat:

Gölcük’te bir gemi indirme töreni... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir anda Bayan Örnek’e dönüp "Sizin belediye ile ilgili bir meseleniz varmış..." dedi.

Bayan Örnek, denize inen gemiyi bırakıp anlattı...

Birkaç gün sonra Gaziosmanpaşa Belediyesi aradı ve çağırıp komisyon kararı-mamarı demeden 75 milyar daha şakadanak ödeyiverdiler.

(.......)

Şimdi...

Büyük oğlanın filmine, Başbakan’ın damadının şirketi, ATV ve Sabah’ı alan Çalık Grubu’nun sponsor olmasını... Küçük oğlanın, demek ki çok çalışıp deneyim kazandıktan sonra Çalık şirketine yönetim kurulu üyesi olmasını hadi anladık...

Ama Başbakan’ın nereden-nasıl ve hangi amaçla öğrendiyse... Kim bilir hangi duygularla Örnek Ailesi’nin emlak işi ile ilgilenmesi...

Ve şakadanak 75 milyarın ödenmesi olacak şey mi?

*

Yoksa tüm yüce ilkeler, çağdaşlık yeminleri, cumhuriyet devrimlerine sadakat ve bağlılıklar, böyle enteresan ilişkilerle mi çöpe atılıyor?..

AKP, bu yöntemlerle mi aldı başını gidiyor, örnek?..

Ve bizler zaman zaman hiç ummadığımız ihanetlerin şoklarını yaşıyoruz da, büküyoruz boynumuzu...


Bekir COŞKUN

10 Temmuz 2008
kitapsiz


Din adına...



İSLAM’ın, tüm dünyada artık "terör" ile birlikte anılması ve terörü çağrıştırması sizi rahatsız etmiyor mu?

Etmiyorsa sorun yok...

Ama yüreğinizde inanç sevdası varsa ve "terör" sıfatı sizi rahatsız ediyorsa elbette sorgulamalısınız:

"Neden?.."

Neden son din "terör" içeriyor?..

Neden daha önceki gün durup dururken gelip bizim üç fidan gibi polisimizi "din adına" öldürdüler?

Ve neden dünya, bir kez daha dün "İslami terör" dedi?..

*

Çünkü dinciler (dindarlar demiyorum) dini her zaman kendi çıkarları için masum-saf insanları yönlendirmede kullandılar.

Tarih boyunca çok kan akıtarak egemenlikler kurdular din adına...

Masum inanmış insanları iktidarlarına malzeme yapıp saltanatlarını sürdürdüler asırlar boyunca yine din adına...

20’nci yüzyıla gelinip demokrasiler geliştiğinde bu sefer bir zamane dincisi kürsüye çıkıp şöyle dedi:

"Camiler kışlamız, minareler süngü, kubbeler miğfer..."

Ne bileyim ben...

Bu defa saf insanların inançlarını iktidar malzemesi yapıvermişlerdi.

*

İnanç bir kez insanların yüreğinden çıkartılıp da siyasete, ticarete, günlük kirli ilişkilere alet edildi mi...

Sonu gelmez...

Sınırı olmaz...

Siyaseti, terör yöntemleri ve silahlarla yapanlar da dini kullanmaya başladıklarında işte böyle olur...

Dört beyni yıkanmış gelip üç fidan gibi polisimizi öldürüverirler.

Her şeyden habersiz, gencecik, akşam evine dönmeyi, bebeğini sevmeyi ya da annesine sarılmayı hayal ederken...

Masum insanları öldürmek gibi en büyük günah işlendi orada...

Yine din adına...

*

Din; günlük kirli işlerde, ticarette, siyasette, egemenlik kurmakta kullanıldı mı bir kez, böyle olur...

Ve yüreğinizdeki sevda İslam, tüm dünyada "terörle" birlikte anılır.

Açmazsanız gözünüzü; yüreğinizdeki sevdayı da, çocuklarınızı da vururlar.

Din adına...


Bekir COŞKUN


11 Temmuz 2008

kitapsiz


Hadi çocuklar...


O yıllarda, kilidi bozuk tahta bavulun ipine kördüğümü vurup yola çıkmak, okumak için yetiyordu aslında.

Şimdi siz ona "Sınav sonuçları" diyorsunuz.

Fark etmiyor...

İkisi de kördüğüm...

Bedenime göre çok büyük bir savaşa doğru yol alırken, bavulumun ipini yoklayıp, şaşkın ve ürkek bir türkü takılmıştı dilime:

"Yolun sonu görülmüyor

Yalın ayak yürünmüyor..."

*

Dün itibarıyla sınav sonuçları açıklanmaya başlandı. Anneler, babalar, çocuklar telaşlı.

Puan durumları, tercihler, başarılar, başarısızlıklar, tartışmalar, akıl vermeler, mutluluklar ya da hüzünler içinde dünden bu yana.

"Bu sene başarı durumu daha iyi" diyorlar.

Hadi yola çıkıyorsunuz.

Yolunuz açık olsun çocuklar.

*

Bu bir yaşam savaşıdır.

Başarmalısınız.

Yarın üniversite bittiğinde, aslında bu açıklanan sınav sonuçları ile bir acıya adım attığınızı ve sınavlarda hüsranı kazandığınızı anlayacaksınız.

Olsun...

Karısı türbanlı olanların işe alındığını...

Fırıldağın milletvekili olduğunu...

Önemli görevlere damatların geldiğini.

Gemileri oğulların aldığını...

Mısır işinin iyi gittiğini...

Dönekliğin para ettiğini...

İkiyüzlülüğün, sahtekárlığın, yalakalığın bu açıklanan puanlardan daha çok işe yaradığını öğreneceksiniz.

*

Yine de olsun...

Aydınlık günler için bence ülkemizin size ihtiyacı var.

Hadi çocuklar...

Alnınız açık, başınız dik, yüreğinizde sevgi ve merhamet... Anne ve babalarınızın çektikleri çilelerden örülmüş o tertemiz duygularınızla gelin...

Unutmayın:

Eğitimsiz-donanımsız hiç bir savaş kazanılmıyor.

Ve tahta bavullu çocuğun türküsünü hatırlayın:

"Yalın ayak yürünmüyor..."



12 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Bizi kim öpüyor?..



TÜM Türkiye’nin bir yıl bir ay merakla beklediği iddianame yerine, Başsavcı iddianamenin cisim olarak boyutlarını açıkladı en azından; 2455 sayfa, 441 klasör...

Kütüphanedeki "Risale-i Nur", "Yalan Rüzgárı", "Kuşatılan Türkiye", "Hayaletler Şatosu" kitaplarını üst üste koydum, "İşte böyle bir şey" dedim kendi kendime.

Daha da ileride açıklanacak ek iddianame olarak "Salata Tarifleri" kitabını da koydum en üste...

Aşağı yukarı iddianamenin hacmi bu kadar olmalı...

Ya içi?..

İşte bir tek o yok...

*

Neyse ki Başsavcı, "İddianamede ifade edilen terör örgütü, hepimizin bildiği anlamda klasik terör örgütü değildir" diyerek, henüz bilmediğimiz şeyin, öyle fazla da şey olmadığını şetti...

Ki ben zaten bu Ergenekon örgütünün, bildiğimiz klasik örgütlerden olmadığını taa başından anlamıştım. Çünkü; bizim İlhan Abi ile Mustafa darbe yapmaya kalkıyorlar. Bombayı kendi gazetelerine atıyorlar...

Kiminle işbirliği yaparak:

Tercüman Gazetesi...

Örgütün "kasası" olduğu ileri sürülen Kuddusi Okkır öldüğünde ise hastane parası bulunamadı.

Bildiğimiz klasik örgütlerden değil bu örgüt.

Misal; bildiğimiz klasik örgütler devleti, anayasal düzeni yıkmak istemezler mi?..

Başsavcı’nın açıklamamasına göre bu "Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni yıkmak ve görev yapmasını engellemek" suçunu işleyen bir örgüt.

Hükümet kim?..

AKP...

Bu durumda Türkiye’de her iki kişiden birisi bu örgüt kapsamındadır. İşte burada işin boyutu ve hacmi yine değişiyor ve ben kütüphaneden "Oyma Sanatı" kitabını da alıp koyuyorum muhtemel iddianame kalınlığının üzerine.

Eh işte, bu kalınlıkta bir şeydir...

*

Ben size söyleyeyim; Başsavcı dünkü açıklamama açıklaması ile bize önemli bir şeyi açıkladı aslında:

Türkiye’nin hukuk devleti olmadığını, bu gidişle olamayacağını...

Hacim tahmini için bir kitap daha ilave ediyorum muhtemel kalınlığın üzerine:

"Bizi kim öpüyor?.."


15 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Demokrasinin şansı yok...


DEMOKRASİNİN hiç şansı yok...

Çünkü, ona sahip çıkmaya kalkanlar dinciler, onu kurtarmaya çalışanlar ise söylenene göre darbeciler...

Her iki kesimde de demokrasi olmaz.

(........)

Önce dinciler:

Demokrasi; değişebilen seçenekler rejimidir.

Yasaları insanlar yaparlar, kurallar tartışılır, çağ dışında kalan kavramlar ve kurallar değiştirilebilir.

Oysa dincinin dünyasında kanunlar-kurallar-kavramlar gökten iner.

Asla tartışılamaz.

Asla değiştirilemez.

Ve dinci buna izin vermez.

Diyelim siz gidip namaz vaktinin mesai saatine göre ayarlanmasını, abdest yerine duş almanın da geçerli olmasının iyi olabileceğini söyleseniz, "Bunu tartışmalıyız" deseniz...

Bu demokrasi olur...

Ama siz de káfir oldunuz...

*

Keza askerlik...

Askerlikte demokrasi yoktur.

Tartışma olmaz, emir kesindir...

O kadar...

Yine diyelim ki komutan "Yaattt..." dedi ve siz kafanızı kaldırıp "Ben buna katılmıyorum" dediniz...

Ya da komutan "Karşı tepeye marş marş..." dedi... Ve siz "Komutanım bunu bir tartışalım" açılımında bulundunuz...

Demokratik bir girişimcisiniz, tamam...

Ama, emre itaatsizlikten katıksız hapis cezası hak etmiş bir demokratik girişimci...

*

İşte Türk demokrasisinin, bu ikisinden hangisinin elinde kalacağı söz konusudur.

Ve bu kavgalar-kıyametler bunun içindir.

Demokrasinin gerçek sahibi bilinçli insanlar ise "dinci" ya da "darbeci" olmak korkusu içinde sindiler...

Sustular...

Dinciler ile askerler arasında gidip geliyor demokrasimiz.

Ve hiç şansı yok...

Hiç...


16 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Mübaşir...


BENCE Başbakan’ın hukuk bilgisi de fena değil.

"Hu..." zaten zihninde vardı... ABD ile irtibata geçince de "Kuk..." eklenmiştir, işte etti mi size:

"Hukuk..."

Nitekim kendisine "savcı" sıfatı yakıştırıldığında, grup konuşmasında "Bu da güzel bir şey" diyerek sevindiğini izlemişsinizdir.

Sonra da zaten savcının açılımını yapıverdi:

"Savcı millet adına oradadır..."

Ki başbakanlarının bu sefer de başarıyla "savcı" olduğunu duyan milletvekilleri onu ayakta alkışladılar.

Sevinmişlerdi...

Ne yazık ki Erdoğan o diploma ile savcı-mavcı olamaz.

O diploma ile olsa olsa mübaşir olur.

Kafasını uzatıp uzatıp, sanıkları mahkemeye çağıran:

"Ergenekon davası sanıklaaaarrııı.... Hurşit, Sinan, İlhan, Mustafa, Doğu, İlker, Neriman, Hasan, Şener, Osman......."

*

Böyle diyor mübaşir.

Ve sanıklar yerlerini alıyorlar.

(.........)

Dün televizyonda cumhuriyet mitinglerine katılan yürekli kadınlardan birisi konuşuyordu:

"Bir korku sindi sanki bizim kesime... Artık telefonlarla konuşmaktan bile korkuyor arkadaşlar... Hepimizi izliyorlarmış gibi bir his var içimizde... Herkes birbirine -dikkatli ol- demeye başladı... Sanki peşimizdelermiş gibi..."

Cumhuriyet mitingleri eski havasında olur mu sizce?..

Biraz zor...

Çünkü korkmak-sinmek bir yana, insanların yüreğine "darbeci damgası yeme" evhamın koyuverdi mi mübaşir...

*

"Demokrat" kesilip, demokrasi ile cumhuriyeti vurduktan sonra... Bu sefer de "hukukçu" kesilip hukukla demokrasiyi vuruyorlar.

Böylece hem cumhuriyetten kurtuluyorlar, hem demokrasiden...

Bakın demokrasi eriyor...

Demokratik örgütler, sivil topluluklar sindiler...

Korkuttular insanları...

Yok eğer ağzını açan, meydana çıkan, sesini yükselten olursa, bizim mübaşir uzatır kafasını:

"Sanıklarrr... Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin..."


Mübaşir...


BENCE Başbakan’ın hukuk bilgisi de fena değil.

"Hu..." zaten zihninde vardı... ABD ile irtibata geçince de "Kuk..." eklenmiştir, işte etti mi size:

"Hukuk..."

Nitekim kendisine "savcı" sıfatı yakıştırıldığında, grup konuşmasında "Bu da güzel bir şey" diyerek sevindiğini izlemişsinizdir.

Sonra da zaten savcının açılımını yapıverdi:

"Savcı millet adına oradadır..."

Ki başbakanlarının bu sefer de başarıyla "savcı" olduğunu duyan milletvekilleri onu ayakta alkışladılar.

Sevinmişlerdi...

Ne yazık ki Erdoğan o diploma ile savcı-mavcı olamaz.

O diploma ile olsa olsa mübaşir olur.

Kafasını uzatıp uzatıp, sanıkları mahkemeye çağıran:

"Ergenekon davası sanıklaaaarrııı.... Hurşit, Sinan, İlhan, Mustafa, Doğu, İlker, Neriman, Hasan, Şener, Osman......."


Bekir COŞKUN

17 Temmuz 2008

botanical



Dingil...

BEN sadece "dingil"i yazmıştım:

Genelde kamyonlarda iki tekerleği birleştiren, borumsu, içi boş demir...

Dingil...

İki türlü dingil vardır:

Tek dingil, çift dingil...

(.........)

Yazımda isim yoktu.

Yani "Dingil" kim, belli değildi.

Ama AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat "Dingil benim" diye beni mahkemeye verdi.

Nerden çıkarttı?..

Nasıl anladı, bilemeyiz...

Hem de iki dava birden; birisi tazminat davası, para talep ediyor... İkincisi ceza davası, yani hapis...

Avukatım Şehnaz Yüzer’in bildirdiğine göre, Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı geçen gün ceza istemi davasında "Kovuşturmaya yer olmadığına" karar verdi.

Kararda, "Basının görevi, toplumu ilgilendiren tüm olaylar hakkında, halkı objektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, düşünmeye çağıracak yolda tartışmalar açmak, yöneticileri eleştirmek ve uyarmak, bireyleri içinde yaşadığı toplumun ve yaşadığı ülke sorunları yönünden bilinçlendirmek olduğuna göre. (...) Kovuşturmaya yer olmadığına..." deniliyor.

Bence ders niteliğinde bir karar.

*

Dingile gelince...

Beni, kamu düzenine karşı suç işlemekle suçladığı günlerde, yabancı medyaya Cumhuriyet’in bir "travma" olduğunu söylemesi geliyor aklıma.

Bunun adı nedir bilemem...

Bu Cumhuriyet’in okullarında okuyup diploma alan, şirketler kurup zengin olan, ayda 15 milyar maaşla milletvekili koltuğuna oturan...

O Cumhuriyet’e bağlı kalacağına namusu ve şerefi üzerine yemin eden...

Ama Cumhuriyet’i kuranlara hakaret edip "travma" diyen bir insana ne denir?..

Adı nedir?..

Neye benzer?..

Ne gibidir?..

Artık siz bilirsiniz.

*

Sözlüklerde dingilin bir diğer anlamı; cambazların yürüdükleri telin üzerinden düşmemek için ellerinde tuttukları uzun sırık:

Dingil...


18 Temmuz 2008

Bekir COŞKUN


kitapsiz
19 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN


Askerler...


DOKTORUNA "doktor", mühendisine "mühendis", polise "memur bey", müdüre "sayın müdür", öğretmene "hoca" der halkımız.

Ama asker gördü mü...

Tüm rütbelilere "komutanım" derler Anadolu’da.

Çünkü Türkler askerlerini severler.

*

Ama yobaz sevmez...

İslam ülkeleri arasında, Batı uygarlığına yakın tek devlet asker eliyle kurulduğu için... Ve yobazın karanlık-ilkel dünyası o devrim yasaları ile engellendiği için...

Şimdi dahi; devrim yasalarını silip yerine getirmek istedikleri "dinci devlet"e en büyük engeldir askerler.

Bu yüzden hedeflerinde askerler var.

Kravatlı mollalar, askerleri ürkütüp sindirebilirlerse, kendi özlemlerindeki rejimlerini kurabilecekler.

Yoksa, yok...

*

Ve bunu yapıyorlar şimdi...

Üç yöntemleri var:

Birincisi; iktidara yalakalık yapıp bir avanta peşinde olan ikiyüzlü "aydın"ları... Ya da dinciden demokrasi bekleyecek kadar aptal olan "demokrat"ları bulup bulup Allah’ın günü askerlere saldırtmak...

İkincisi; suça karışmış kimi eski-yeni, rütbeli-rütbesiz askerleri cımbızla seçip tüm askerleri karalamak...

Üçüncüsü; cumhuriyetin başına gelenleri görüp sessiz kalmayan yürekli askerlerden emekli olanları yargının karşısına çıkartarak tüm askerleri korkutmak...

(........)

İşte:

Bizler askerlerin darbe yapmasını ya da kendi yapılarında olmayan demokrasiyi ikide birde "rayına oturtmaya" kalkmasını istemeyiz.

Ama, Türk ordusu, her zaman varlığımızın ve bağımsızlığımızın güvencesidir.

O bizim ordumuz...

Bu linçler, bu hakaretler, bu saldırılar haksızlık.

Günah...

Türkiye geceleri derin uykudayken, uzaktaki dağlarda ulusuna o huzurlu uykuyu vermek için ölenlere haksızlık...

Ve siz o ordunun, ömrü boyunca terörle savaşmış generalini "terörist" diye, bir hırsızmış gibi içeri attınız...

Öyle mi?..


19 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Kulaklarım...


BÜLENT Arınç’ı dinlerken kulaklarımın ucu kıvrılıyor.

Eş-dost, "Doğrusu ’Tüylerim diken diken oluyor’ diyeni duymuştuk... Hani ’Kalbim sıkışıyor’ diyen de olur kimi zaman... Ama böyle kulağı kıvrılanı ilk kez duyuyoruz" diyor.

Zaten ben de duymamıştım.

Arınç televizyona çıktı mı, o mayhoş sesi kulağıma çalındı mı, muhterem karıma koşarım:

"Bak ne oldu?..."

"Ne?..."

"Kulağım..."

Kimi zaman da o uyarır:

"Valla sen yine Arınç’ı dinlemişsindir..."

*

Gazeteciler, aydınlar, generaller gözaltına alındığında "Türkiye bağırsaklarını temizliyor" diyen AKP’nin bu eşi bulunmaz hem düşünürü, hem konuşuru, dün SKY Türk’te bu sefer AKP’nin kapatılamayacağını, çünkü parti olarak yüzde 47 oy aldıklarını anlatıyordu.

Demek ki hukukçu(!) olduğu için oy oranı yükseldikçe, suç işleme haklarının arttığını biliyor.

Ya da; kendileri nasıl dokunulmazlık zırhlarının arkasına sığınmışlarsa, partilerinin de öyle dokunulmazlığı olduğunu sanıyordur hem düşünür, hem konuşur...

*

Bence kimse ne olacağını bilmiyor, AKP kapatılır ya da kapatılmaz...

Benim emin olduğum; eğer Anayasa Mahkemesi tüm bu yaptıklarından sonra AKP’yi aklarsa, artık kimse onları tutamaz.

AKP yandaşı olmayan bir tek medya grubu ayakta bırakmazlar...

Bir tek yandaş olmayan sermaye grubunu ve işadamını yaşatmazlar...

Bir tek aydın, bir tek Cumhuriyetçi-Atatürkçü ağzını açamaz...

Türkiye asıl "travmayı" o zaman yaşar ki, laik çağdaş cumhuriyet yerine, ılımlı İslam devletinin tescili olur bu...

Ve artık dönüşü olmayan noktadır orası...

*

Bizler Arınç gibi "bağırsak temizlemek" deyimini hiç kimse için kullanamayız, çocuklarımızdan utanırız.

Sadece Türkiye’nin bu çağın dışına kaymayı hazmetmemesini dileriz.

Ederse...

Ve beklentiler "boş" çıkarsa, o zaman gidip "Türkiye bağırsağını temizliyor" diyen işin uzmanı Arınç’a sorarsınız:

"Beyefendi, peki şimdi Türkiye ne yaptı?..."



Bekir COŞKUN
22 Temmuz 2008
kitapsiz


Kaçaklar...


ANKARA’da ODTÜ ile Belediye arasındaki "kaçak bina" tartışmalarında sıraladıkça sıraladılar:

Başbakanlık kaçak, bakanlıklar kaçak, kamu binaları kaçak, Hazine kaçak, Planlama kaçak, kaçaklara bakan bilirkişilerin binası kaçak...

Kaçakları kaçırtmaması gereken Belediye’nin kendisi kaçak...

Doğal alanlardaki yapılaşmaların tümü kaçak... Çevre Bakanlığı bunlara bakmalı ama Çevre Bakanlığı kaçak...

Keza bizim kentlerimiz kaçak kentlerdir...

Mahalleler kaçak...

Semtler kaçak...

Apartmanların yüzde 60’ı kaçak...

Su kaçak...

Elektrik kaçak...

Bahçe kaçak, balkon kaçak...

*

Ve bir kaçak ekonominin üzerinde durur Türkiye:

Gelir kaçak...

Gider kaçak...

Yüzde 75 vergi kaçak...

Tüketim malları kaçak...

İşçi kaçak...

Arada bir bakarsınız patron tüymüş; kaçak...

*

Başbakan’ın, bakanların, milletvekillerinin dokunulmazlık kalkanları var, haklarında suç iddiaları olduğu halde hesap sorulamıyor.

Kaçak...

Cumhurbaşkanı hakkında "evrakta sahtecilik" iddiası var. Aynı suçtan yargılanan Necmettin Erbakan kaçamadı, ev hapsinde...

Ama Cumhurbaşkanı sorgulanamıyor.

(.......)

Zaten muhalefet de kaçak...

Tepeden tırnağa kaçak memlekettir burası...

Her şey kaçak...

*

Tüm bunlar aziz halkımızı ilgilendirmez gerçi, medyada onların en çok ilgisini çeken şey nedir bilirsiniz:

Kaçak ilişkiler...

Böyle kaçak yaşarız biz:

Tepkiler kaçak, tavırlar kaçak...

Duygular kaçak, aşklar kaçak, sözler kaçak...

Biz kaçak...




23 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN

kitapsiz



Atatürk’e vurmak...


HÜRRİYET İnternet sitesinde önceki gün (22.07.2008) tercih yapacak gençler için üniversiteleri tanıtan bir araştırma-haber vardı. Tanıtma sırası Sabancı Üniversitesi’ne gelmişti ve üniversitenin vasıfları sıralanıyordu.

Haberin başlığı şöyleydi:

"Bu üniversitede Atatürk’ü eleştirmeye izin var..."

İşte size tercih nedeni:

Atatürk’ü eleştirmek...

*

Tabii ki haberin perde arkasını, nasıl yapıldığını, kulisini-mulisini biz bilemeyiz.

Merak edip açıp bakarsanız; Hürriyet İnternet’in muhabiri Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Tosun Terzioğlu’na (nereden icap ediyorsa) soruyor:

"Yani bir öğrenci ben Atatürk’ten ve icraatlarından hoşlanmıyorum derse, buna izin var mı burada?.."

Rektör yanıtlıyor:

"Yapabilir tabii... Hangi kaynağı kullandığı, doğru ve yeterli kaynak seçip seçmediği bunlar çok önemli..."

(........)

Doğrusunu isterseniz akademik özgürlüğü vurgulamak açısından buraya kadarını normal görebilirsiniz de...

Ama Hürriyet İnternet’in editörleri, tüm haberin içinden bunu cımbızla bulup, manşetler arasında kocaman verdiler:

"Bu üniversitede Atatürk’ü eleştirmeye izin var..."

*

Tebrik ederiz...

İş buraya kadar vardı mı?..

Yani sizin açınızdan, "Atatürk’ü eleştirmek" bir üniversitenin "üstün vasfı" sayılabiliyor mu artık?... Atatürk’ten hoşlanmamak, yaptıklarını eleştirmek, bir üniversitenin "kalitesini gösteren" nedenler arasında olabiliyor mu sizce?..

Bu kadar mı çok döndü gözünüz?..

Atatürk cumhuriyetini ve devrimlerini savunanlar izlenip, fişlenip, toplatılırken... Atatürk’e vurmak dönek ve iktidar yalakalarının modası olmuşken... Üniversitelerdeki son Atatürkçü rektör ve dekanlar ayıklanırken...

Bu mudur gurur duyduğunuz şey:

"Bu üniversitede Atatürk’ü eleştirmeye izin var..."

Bu mudur vasfınız...

Böyle midir kaliteniz?..

Vefanız böyle midir:

Atatürk’e vurmak...


24 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Gizli ilişkiler kasedi...


ZEKİ Sezer, DSP Genel Başkanı olarak hiç bu kadar ilgi çekmemişti. Kameralar ona yöneldi, mikrofonlar ona tutuldu, genel yayın yönetmenleri "Koşun çocuklar" dedi, muhabirler koştular...

Çünkü "Yasak ilişki kasedi" çıkmıştı...

Genel Başkan; siyasi, ekonomik, sosyal, binlerce konuya girmişti de, kimse merak edip dönüp bakmamıştı bile.

Giriş-çıkışlarda orada sadece şoförü ve karpuz satıcısı olurdu, bu sefer medya ordusu oradaydı... Kapının önü dolu... Pencerelerden girmek isteyen olduğu gibi, çatıdan tıkırtılar geliyor...

Ki dün ben de acele aradım, bizim Leyla bağladı.

Zeki Sezer’e "Herhalde çok meşgulsünüz" dedim, o "Herkes beni arıyor, hiç bu kadar ilgi çekmemiştik" dedi.

Herkesi kınayarak konuya girdim:

"Şu kaset işi..."

Uzun uzun "gizli ilişki kasedi" yalanının iğrençliğini, siyasetin kirli yüzünü anlattıysa da kapatırken ona akıl verdim:

"Bence hemen bir kaset yap..."

*

Zeki Sezer’in birçok siyasi yönü tartışılabilir. Ama o ahlaklı, düzgün, dürüst birisidir. İyi bir baba ve aile reisidir. Zaten bu yazı Zeki Sezer’i değil, bizi anlatıyor:

O gün medya koştu...

"Gizli ilişki kasedi" birkaç gün önce Bülent Ecevit imzalı hayali bir soru önergesi ile ortaya atılmıştı ve Bülent Ecevit’in soru önergesi yazamayacağı dahi hesaba katılmadan tüm medyada geniş biçimde yer almıştı, kocaman fotoğraflarla, büyük harflerle...

Televizyonlarda devamlı Zeki Sezer’in kafası gözüküyordu.

Oysa birçok ulusal soruna girmiş, ama medya ilgilenmemişti.

*

İşte bu noktada benim "hemen bir kaset yapın" teklifim geçerlilik kazanıyor.

Diyelim ki "Gizli ilişkiler kasedi" medyaya dağıtılır, editör kasedi takar, oturur karşısına; görüntülerde bir yatak, hareket eden bir cisim, fondan iniltiler gelmektedir...

Bir anda Zeki Sezer’in kafası gözükür ve başlar:

"Değerli basın mensupları... Ülkemizin geldiği bu kritik noktada DSP olarak siyasi görüşümüzü açıklıyorum... DSP olarak şunu belirtmek isteriz ki..."

Olmaz mı?...

Olur...

25 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Savaş alanı...


TÜRKİYE bir savaş alanıdır.

Bombalar, kurşunlar, mayınlar, tabutlar, ölüler, yaralılar, gözyaşları, kan hiç eksik olmadı, olmuyor.

Bir savaş alanıdır burası...

Türkiye’yi ele geçirmek isteyenler vuruşurlar:

Kürtçüler...

Dinciler...

Faşistler...

Eylemci sol...

PKK, Hizbullah, CIA, MOSSAD, mafya...

AB...

ABD...

Herkes yönetmek ister buraları... Uzaklarda oturan Fethullah Gülen, İmralı’ya kapalı Abdullah Öcalan dahi...

Niçin?...

*

Çünkü sahibi yoktur Türkiye’nin...

Tıpkı şehrin işlek yerindeki sahipsiz bir arsa gibidir, ilgi çeker, iştah kabartır ve sahibi yoktur.

İşte Türkiye...

Dünyanın işlek yerinde....

Rant var...

İşgale ve gaspa uygun...

Ve sahibi yok...

Anayasası sanki onun değil, hukuku-demokrasisi işlemez, iktidarı onu yıkmaktan sanık, muhalefeti kayıp, parlamentosu ona yabancı, cumhurbaşkanı eğreti, başbakanı sallantıda...

Ya gerçek mülk sahibi toplum?

Duyarsız, sessiz, sinmiş... Kolaycılık, avantacılık, cingözlük, tembellik... Okumamak, bilmemek, anlamamak kör etmiş gözlerini...

Kısacası o sahipsiz...

*

İşte; herkes sahipsize sahip olmak istiyor...

Ve vuruşuyorlar...

Bu örgütler, bu çeteler, bu çatışmalar, bu silahlar, bu bombalar, bu mayınlar, bu tabutlar, bu gözyaşı, bu kan ondan...

Sahibi olmayan Türkiye’yi ele geçirmek için çatışıyorlar.

Vatanın gerçek sahibi millet uyanıncaya kadar... Aklı başına gelene, gözü açılana dek, bu savaşlar sürüp gidecek...

Şimdilik...

Savaş alanıdır burası...



29 Temmuz 2008
Bekir COŞKUN
botanical
Arka kapı...

HİÇBİR zaman söyledikleri ile yaptıkları birbirini tutmuyor.

Misal "şeffaflık" diyor...

Oysa "şeffaflık" diyen Başbakan, daha bir gece önce korumalarını atlatıp sivil plakalı arabayla, arka yoldan ve garaj kapısından Çukurambar’daki eniştenin evine gelerek Cumhurbaşkanı ile buluşmuştu, tıpkı bir kaçak gibi.

Şaşırtmaca olarak da, başka model bir sivil arabayla eve dönüyor, ama sivil plakayı bu sefer buna takıyorlar.

Eminim kapı çalarken parolaları da vardı:

"Tık...tık...tık..."

Cumhurbaşkanı; sağ elini kulağına huni yapıp iyice eğilerek ve içerden kapının deliğine dayayarak:

"Kim o..."

"Benim ben Abdullah Bey... Ben Tayyip, Tayyip..."

"Parola?.."

"Ampül ahiret gününe kadar yansın..."

"İşaret?.."

"Fişi prize tak..."

"Tamam..."

(........)

Bizimkisi abartı...

Ama bir Cumhurbaşkanı ile Başbakan, böyle önemli günlerde, eniştenin evinde niye gizli buluşsunlar?..

Çünkü o "Bizim gizlimiz-saklımız olamaz... Her şey milletimizin huzurunda şeffaflık için de cereyan etmektedir..." lafı doğru değildi.

Milletimiz o saatte uyuyordu bir kere.

Yine de gören olursa diye aynı sivil plakayı, biri gelirkenki, öbürü giderkenki iki otomobile takmak ne oluyor, anlayan var mı?

*

Zaten Abdullah Gül de AKP’nin Cumhurbaşkanı’dır, bizim değil...

Çankaya’nın 27 odası, altı salonu, dört bahçesi varken, ben böyle eniştenin evinde Başbakan ile gece gizlice görüşen Cumhurbaşkanı görmedim.

Sevgili Mehmet Yılmaz, belki de Çankaya’nın dinlendiğinden şüphelendiklerini hatırlatsa bile, arka kapı toplantısının içeriği demek ki devletten de gizli.

"Şeffaflık" böyle...

Bence; kapatma davası, Ergenekon, terör, Askeri Şûra ve tüm bu kargaşa ortamını birlikte düşünürseniz; Türkiye’nin başı dertte...

Ve günler çok şeye gebe...

Kanıt bu:

Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın, arka kapıdan, eniştenin evinde, geceleri gizli buluşmaları...

Bekir COŞKUN
30 temmuz 2008
botanical

Yola devam...

BELKİ bundan sonraki buluşma yerleri "halanın evi"dir...

Halanın evindeki buluşmaya ilk gelen Cumhurbaşkanı, işaretparmağı ile perdenin tülünü hafif aralayıp açık tek gözü ile sokağa bakarken:

"Hala bir ses duydun mu?.."

Hala:

"Kedidir Abidullah..."

Cumhurbaşkanı:

"Kedi değilse o’dur hala... Bak, yine geldi tıkırtı... Sanki tık tık gibi..."

Hala:

"Pencerenin önünden de kara bir şey geçti mi?.."

"Geçti..."

"Kaç ayağı vardı?.."

"Neyin?..."

"Geçen şeyin... Dört ayağı varsa kedi... İki ayağı varsa demek ki Başbakan..."

*

Başımıza gelene bakın; Cumhurbaşkanı ile Başbakan’ın gece karanlığında, sivil plakalarla "eniştenin evinde" devletten gizli buluşmalarıdır konumuz...

Aynı gün Independent Gazetesi’nin başyazısında şöyle diyordu yorumcu:

"Dünyanın en önemli siyasi projesi tehlikede..."

Siyasi projenin ne olduğunu da açıklıyor yazı:

"Müslüman, ama demokratik bir ülke yaratma projesi..."

Hangi proje bu, bilirsiniz; ABD’nin BOP kapsamında, Türkiye’de bir "ılımlı İslam" yaratma projesi...

Oysa bizim tek projemiz vardı; Mustafa Kemal’in, onurlu özgürlük savaşını vererek, Müslümanların yaşadığı Anadolu’da kurduğu "laik, demokratik, çağdaş, hukuk devleti" projesi...

Bizler için "yeryüzünün en önemli siyasi projesi" bu değil miydi?

Ama AKP ile birlikte her şey değişti.

Yeni bir projeleri var arkadaşların; laik cumhuriyeti silip, yerine ılımlı İslam devleti kurma projesi...

*

İşte dün Anayasa Mahkemesi tüm bunlara "Devam" dedi.

Artık en yüce yargı tarafından "aklanmış" AKP’yi kimse tutamaz.

Güya tarafsız olması gereken Cumhurbaşkanı ile ülkenin Başbakan’ı, devletten, hatta kendi odalarının duvarlarından dahi gizledikleri "projelerine" devam edebilirler.

Eniştenin mekánı olur...

Halanın evi olur...

Bekir COŞKUN 31 Temmuz 2008
botanical
Bekir COŞKUN 01 Ağustos 2008

Bu karar bize yarar...

DOĞRUSUNU isterseniz, Anayasa Mahkemesi önceki gün tam bize uygun bir karar aldı:

"AKP laiklik karşıtı eylemlerin odağıdır... Ama Türkiye’yi o yönetsin..."

Tebrik ederiz...

Bu memlekete bundan daha uygun bir karar bulunamazdı.

Benzetmek gibi olmasın ama, seçimlerde halkımızın dilinde dolanan slogan ile ancak bu kadar paralel olabilir bir karar:

"Çalsın, ama iş yapsın..."

*

"Laikliğe karşı eylemlerin odağı" olmak, rejime ve devletin temel ilkelerine karşı ağır bir suç mudur?..

Suçtur...

Bu suçu işlediği mahkeme kararıyla sabit görülen (ki Anayasa Mahkemesi sabit gördü) kamu hizmetlerinden mahrum edilmekten hapis cezasına kadar, cezalandırılmaz mı yasalarımızda?..

Cezalandırılır...

Ama siz aynı suçu işlemiş olanlara "Türkiye’yi sen yönet" dediniz...

Öyle mi?..

*

Ve seviniyorsunuz...

İki gündür bayram var...

Mutlusunuz, "laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelmiş" olanlar, sizi yönetmeye devam edecekler diye...

Laiklik; devletin en temel ilkesidir.

Laiklik; Anayasa’mızın daha girişinde, değiştirilmesi "teklif dahi edilemez" hükümler arasındadır.

Siz; bu asla vazgeçilmez ve değiştirilemez ilkeyi yıkmak isteyenlerin "odağına" Türkiye’yi teslim ettiniz...

Doğru mu?..

*

Sevinçlisiniz...

"Laiklik karşıtı eylemlerin odağı" devletin başında oturacak ve sizi yönetecek diye keyfiniz yerine geldi...

Mutlusunuz...

Üzerinizden bir yük kalktı...

Etekleriniz zil çalıyor...

Ülkenin felakete sürükleneceğini düşünüyordunuz, eğer "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" çekip gitseydi...

Demek ki bu Anayasa Mahkemesi kararı tamı tamına bize göredir...

Yakıştı mı?..

Yakıştı...

Bu karar, bize yarar...
kitapsiz
Sevgili küfürbazım...


SEN anlamazsın...

Fikirler, düşünceler, tartışmalar kafa denilen organ ister. Senin çokça sözünü ettiğin organlarla anlayamazsın.

Ben seni tanırım.

Sevgili küfürbazım...

(............)

Bak; Anayasa Mahkemesi’nin "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı (yani merkezi) olduğuna" karar verdiği Başbakan ertesi gün (yani dün) neredeydi?..

Yüksek Askeri Şûra’nın başında...

Oradaki görevlerinden birisi de "laiklik karşıtı görüşlerin odağı" olmuş askerlerin Ordu’dan uzaklaştırılmasıdır, inanır mısın?..

Bu seni hiç rahatsız etmez...

Tıpkı devletin en yüce mahkemesinin, "devletin temel ilkesini yıkmanın odağı (merkezi) olduğuna" karar vermesi, sonra da ona "Devleti sen yönet" denilmesi gibi...

Bu da seni düşündürmeye yetmez...

*

Okumazsın...

Düşünmezsin...

Sormazsın...

İktidarın evlere çorba dağıtmasından onların "bulunmaz" olduğuna karar verirsin de... 14 milyon insanın niye belediyelerin bir tas çorbasına muhtaç olduklarını hiç mi hiç sorgulamazsın...

İşin bana küfretmek, sevgili küfürbazım...

Kömür dağıtılıyor diye sevinirsin...

Ama bu cennet yurdun üzerinde yaşayan her üç aileden birisinin niye devletin yarım ton kömürüne muhtaç olduğunu kendi kendine sormak aklına gelmez.

Ben biliyorum; şimdi "Bu eski iktidarların suçu" diyeceksindir...

Eminim...

1950’den bu yana, cenneti yoksulların cehennemi haline getiren iktidarlara sanki sen oy vermemişsin gibi...

Demirel’den, Tansu Çiller’e kadar...

Erbakan’dan, Mesut Yılmaz’a kadar...

*

Aslında bu cennetin sorunu sensin...

Uygar ülkelerin insanlarının asla vazgeçemedikleri ve ülkelerinin uygar olmasını sağlayan o "ilgi, bilgi, ilke, yurttaşlık ahlakı, ses, tavır, akıl, fikir" sende yok...

Yeteneğin bu:

Kaypak kaypak küfretmek, sevgili küfürbazım...


Sevgili küfürbazım...



SEN anlamazsın...

Fikirler, düşünceler, tartışmalar kafa denilen organ ister. Senin çokça sözünü ettiğin organlarla anlayamazsın.

Ben seni tanırım.

Sevgili küfürbazım...

(............)

Bak; Anayasa Mahkemesi’nin "Laiklik karşıtı eylemlerin odağı (yani merkezi) olduğuna" karar verdiği Başbakan ertesi gün (yani dün) neredeydi?..

Yüksek Askeri Şûra’nın başında...

Oradaki görevlerinden birisi de "laiklik karşıtı görüşlerin odağı" olmuş askerlerin Ordu’dan uzaklaştırılmasıdır, inanır mısın?..

Bu seni hiç rahatsız etmez...

Tıpkı devletin en yüce mahkemesinin, "devletin temel ilkesini yıkmanın odağı (merkezi) olduğuna" karar vermesi, sonra da ona "Devleti sen yönet" denilmesi gibi...

Bu da seni düşündürmeye yetmez...

*

Okumazsın...

Düşünmezsin...

Sormazsın...

İktidarın evlere çorba dağıtmasından onların "bulunmaz" olduğuna karar verirsin de... 14 milyon insanın niye belediyelerin bir tas çorbasına muhtaç olduklarını hiç mi hiç sorgulamazsın...

İşin bana küfretmek, sevgili küfürbazım...

Kömür dağıtılıyor diye sevinirsin...

Ama bu cennet yurdun üzerinde yaşayan her üç aileden birisinin niye devletin yarım ton kömürüne muhtaç olduğunu kendi kendine sormak aklına gelmez.

Ben biliyorum; şimdi "Bu eski iktidarların suçu" diyeceksindir...

Eminim...

1950’den bu yana, cenneti yoksulların cehennemi haline getiren iktidarlara sanki sen oy vermemişsin gibi...

Demirel’den, Tansu Çiller’e kadar...

Erbakan’dan, Mesut Yılmaz’a kadar...

*

Aslında bu cennetin sorunu sensin...

Uygar ülkelerin insanlarının asla vazgeçemedikleri ve ülkelerinin uygar olmasını sağlayan o "ilgi, bilgi, ilke, yurttaşlık ahlakı, ses, tavır, akıl, fikir" sende yok...

Yeteneğin bu:

Kaypak kaypak küfretmek, sevgili küfürbazım...



2 Ağustos 2008
Bekir COŞKUN

kitapsiz


O karaca gibi...


O sene orman yanarken, nasılsa canını kurtarmış bir karaca, itfaiyecilere ve fotoğraf çeken gazetecilere aldırmadan bir ağacın altında durmuş, dönmüş yanan ormana bakıyordu.

Ormancılar onun muhtemelen bir anne karaca olduğunu, arkasında bıraktığı onun için en değerli şeyleri terk edemediğini söylemişlerdi.

Tüylerinin yarısı yanıktı.

Dizleri titriyordu.

Öyle bakıyordu yanan ormana.

Dünkü gazetelerde Antalya’daki orman yangının fotoğrafları vardı; canını zor kurtarmış bir orman köylüsü, bir ağacın altında, ormandaki yangının dev alevlerine bakan gözleri yaşlı.

En değerli şeylerini arkada bırakmıştı.

Öyle bakıyordu ateşlere...

Tıpkı o karaca gibi...

*

Toroslar’ın Akdeniz’e bakan yamaçlarında, son iki günde yanan (10 bin hektar) ormanın kim bilir kaç yüz katını talan ettiler insanlar.

Zengin yabancılar gelip golf oynasınlar diye en eski ve gür ormanları, dev testerelerle, dozerlerle, kepçelerle kesip attılar daha birkaç ay önce.

Yine daha geçen gün, turizm yatırımcılarına "orman kesme" hakkı yasayla verilmedi mi, bu köşede boşuna yırtınmıştık.

Sorgun Ormanları...

Belek katliamları...

Kemer faciası...

Alanya rezaleti...

Antalya’da yeşil yok artık...

Kazdağları, ya da MNG rezaleti gibi her gün yağma-talan yaşanır da ormanlarda, kimse duymaz, bilmez...

*

Tüm bu yok edilişler yaşanırken, yöredeki insanlar seyrettiler. Çevreci arkadaşlarımızın tepki toplantıları 50-100 kişiyi geçmedi, oralarda yaşayanlar yağmayı-talanı umursamadılar.

Oysa; hırsız siyasetçi-rüşvetçi bürokrat-fırsatçı işadamından oluşan yağma-talan üçgenini durduracak tek güçtü yörenin insanları...

Ne var ki yeryüzü çok büyük değildir.

Onun üzerinde yaşayan tüm varlıkların yazgıları er-geç bir yerde kesişir, felaketlerimiz ortaktır.

Testereler, dozerler, baltalar ya da alevler...

Fark etmez...

Öyle bakar acılı insan, her şeyini almış alevlere...

Tıpkı o karaca gibi...

3 Ağustos 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

YAŞ...


ŞİMDİ arkadaşlar oturdular, Başbakan’ın değişmesini bekliyorlar.

Daha önce de kaç kez "değişmesini" beklemişlerdi.

Olmadı...

Bu sefer baştan...

(.......)

Aslında "değişiyor" tezi, değişeceğine inandıkları için değil... Kendilerindeki "değişikliğin" üzerini örtmenin bir yöntemi...

Yani şimdi niye değişsin?..

6 yıl değişmedi, iki kez başbakan oldu değişmedi, otuz kez Türkiye’yi bunalıma soktu değişmedi, partisini kapatmanın eşiğine getirdi değişmedi...

Partisi kapatılmayınca niye değişir insan?..

*

Değişen kim?..

Siz...

Onun değişmesini beklerken, yavaş yavaş, için için, belli etmeden, usul usul, değişti herkes gülüm.

İşte:

Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararları dün açıklandı:

Bir ilk yaşandı bu sefer; Silahlı Kuvvetler’den "irticai nedenlerle ilişkisi kesilen" bir tek kişi bile olmadı.

Bu ne kadar da iyi bir şey...

Böylece Yüce Mahkeme kararıyla "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olmaktan sanık Başbakan, içinde "irticai nedenlerle ihraç" olan YAŞ kararlarına koyduğu geleneksel "şerh" zahmetinden de kurtulmuş oldu.

Türkiye’nin her santiminde "irticai faaliyetler" artarken, askeriyede "irticai faaliyetler" yok oluvermiş...

Tebrik ederiz...

(..........)

Doğrusunu isterseniz bu yaşanan izlemeler, dinlemeler, suçlamalar, gözaltılar, tutuklamalar arasında karışık kafam.

Hapisteki generalleri ve dinci gazetelerin-yazarların suçlamalarını göz önüne alırsak, yani "Atatürkçü faaliyetler" tespit edildi de, ama "irticai faaliyetler" yok...

Öyle mi?..

*

İşte bu "değişen" şey...

Sorun var mı?

Yok...

Uyum var mı?..

Var...

Değişe değişe böyle oldu gülüm...


Bekir COŞKUN

5 Ağustos 2008
kitapsiz


Ajda’nın bacakları...


BEN her zaman "magazin muhabiri" olmak istemişimdir. Politika gazeteciliği aslında bana göre değil.

Öyle bakacaktım magazin álemine; kim kiminle ne yaptı, kimin kalçası nasıl, Begüm kilo aldı mı, kimin memeleri gözüktü?..

Tarım Bakanı Mehdi Eker’in karşısına oturup "hayvancılığı teşvik yasası"nı konuşmak yerine, Nez’in karşısına oturup sesimi incelterek sorsaydım:

"Yeni klip çalışması var mı?.."

Ya da:

Yani Haşim Kılıç’ın "kapatma" kararını kovalamak ile şöyle bir haber peşinde koşuşturmak bir mi:

"Ajda bacaklarını açtı..."

*

İşte; beni gören okurlarımın aklına genelde "hükümetin durumu" gelirken, arkadaşımız sevgili Şermin Terzi o gün telefonla aradı. "Yayınlamak üzere bir sorum var" dediğinde, "hükümetin durumu" konusunda ezberim hazırdı.

Şermin sordu:

"Ajda Pekkan’ın bacaklarının durumu?.."

".........!"

Son zamanlarda okurlarımın "hükümetin durumu" konusundaki sorularına yanıt vermeyip konuşmaktan bile kaçmaya çalışırken, Ajda Pekkan’ın bacakları konusunda, sandalyemi öne çekip "Şimdiiiii..." diye başladım.

Peltek-meltek ama, adeta bülbül kesildim.

Ben her zaman magazin muhabiri olmak istemişimdir.

Gerçi AKP’lilere bakmaktan Ajda’nın bacaklarına bakmaya vakit bulamamıştım. Ama o an önümdeki gazeteleri açtım ve baktım:

Gerçekten güzeldi Ajda’nın bacakları.

Ve fikir olarak, "Bu bacaklar parti genel başkanı olsaydı, Demirel’den beter, iktidardan inmezdi" görüşümü açıkladım.

*

Kimi okurlarımın e-mail sorularına yanıt olarak da yazıyorum; böylece pazar günü Hürriyet’in birinci sayfasına girmiş oldum...

Oysa tatil dönüşleri "yazılarına başladı" spotları dışında bir tek yazım ne Hürriyet’in, ne Hürriyet İnternet’in ilgisini çekmiş değil...

Ha varım, ha yokum...

Bir tek gün olsun "gösterilmeye" değer bir yazı yazamadım.

Ama "Ajda’nın bacakları" deyince...

Bacaklar sayesinde oldu bu.

Sağol Ajda...

İşte o günden bu yana, gözüm devamlı bacaklarda...

Hani "soran olursa" diyorum...


Bekir COŞKUN
6 Ağustos 2008
kitapsiz

Birçok ’Tayyip’imiz olacak


BUGÜN tam beş ay oluyor; Başbakan’ın 7 Mart 2008 günü kadınlara seslenirken, "En az üç çocuk doğurun" demesi...

Bu demek oluyor ki, onun bu istemini elbette eksiksiz yerine getirenler dört ay on gün sonra doğuracaklardır.

Bence o çocukların adını "Tayyip" koymalı.

Böylece birçok "Tayyip"imiz olacaktır.

Dört bir yan Tayyip...

*

Çocukları da cayır cayır yanan ormanlarındaki çiçekleri gibi şanssızdır bu memleketin.

O bildiğiniz toplumsal ateş düştü mü:

Sorumsuzluk...

Yoksulluk...

Cehalet...

(.......)

Çocuk yaştaki kızların başlarını örtüp kaçak Kuran kursu yurtlarına doldurduktan sonra, sorumsuzluk ve ilkellik patlayıp da bina başlarına yıkılmasa dahi, cehaletin altında ezilip yok oluşlarını izlersiniz.

(.......)

İnsan Hakları Başkanlığı’nın raporunda açıklandı:

833 çocuk kayıp...

Bu çocukların tümü geçen sene kayboldu. Sadece İstanbul’da bir yıl içinde kaybolan 253 çocuğa ulaşılamıyor. Doğrusunu isterseniz kaybolan çocuk sayısı aslında 7 bin 183 imiş, ama 833 dışındakiler bulundu.

(.......)

Ankara’daki hastanede bir anda ölen 49 çocuğun, gofret kutularına konulmuş cesetleri ailelerinin kucağına verilirken, öbürlerinin yuvalarındaki arayışın, bekleyişin, umudun ve her akşam karanlığı çökerken yaşanan kahredici hüznün boyutlarını hiçbirimiz bilemeyiz.

*

Sadece son birkaç gün içinde medyada yer alıp da duyabildiklerinizdir bunlar, unutun gitsin...

Siz farkında olsanız da olmasanız da yoksulluğun, ilgisizliğin, cehaletin çocukları yakması sürüp gidecek.

Ama Başbakan "En az üç çocuk doğurun" diyor.

İsimlerini Tayyip koymalı, kız olursa Tayyibe...

Düşünebiliyor musunuz; zamanı gelip de 9 ay 10 gün dolduğunda bir Tayyip patlamasını...

Dilerim bir gün işsiz, bakımsız, unutulmuş bir genç yakasına yapıştığında, Başbakan Tayyip sorar:

"Adın ne?.."

"Tayyip..."



Bekir COŞKUN

7 Ağustos 2008
kitapsiz

Göreceksiniz...


DÜN masama yine o yaz ışığı vurduğunda hatırladım.

Yine sıcaktı.

Yine sancılı bir sabahtı.

Yine serçeler kavga etmişlerdi saçakta.

Bir yıl önce...

"O benim cumhurbaşkanım değil" sözünü bu masada, bu günlerde yazmıştım, canım sıkılıyordu, canım...

Anayasa Mahkemesi tam bir yıl sonra, günlerce oturup düşünüp-taşınarak, 1’e karşı 10 oyla aldığı kararla doğruladı beni.

Doğrudur:

O benim cumhurbaşkanım değil...

*

Siz gözlerinizi yere dikseniz de, başınızı kuma soksanız da, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararı ve Türkiye’nin içine yuvarlandığı görülmemiş hukuk rezaletini anlamazlıktan gelseniz de...

Sırf çıkarlarınız için sessizleşseniz dahi...

Hakkında devletimizin en temel ilkesi "laikliğe karşı eylemlerin odağı olma" kararı bulunanlar, devletin tepesine oturup Türkiye’yi yönetemezler.

Ne cumhurbaşkanı olarak...

Ne başbakan...

Ne iktidar...

Bundan böyle aldıkları her kararda, yaptıkları her uygulamada, her adım attıklarında, Yüce Mahkeme’nin verdiği "laikliğe karşı eylemlerin odağı oldukları" kararı hemen önlerine konulur, göreceksiniz.

Bu benim cumhurbaşkanım değil.

Rektörleri de atayamaz.

O çenesi büyük arkadaşın, "Sezer de YÖK’ten gelen listeyi istediği gibi değiştiriyordu. Abdullah Gül de aynısını yapıyor, niye eleştiriyorsunuz? Bu sizin yaptığınız çifte standart" savı doğru değil.

Sezer, hakkında yüce mahkeme böyle bir karar verseydi, değil bir gün, bir dakika bile orada oturmazdı.

O nedenle hepimizin cumhurbaşkanıydı o...

Ama bu yönetimin boynunda Anayasa Mahkemesi’nin, "laiklik karşıtı eylemlerin odağı olma" kararı asılı.

*

Bir yıl sonra belki...

Yine sancılı bir sabah...

Yine bu masaya yaz güneşi vurduğunda, serçeler saçakta kavga ettiğinde, ben evde olur muyum bilemem...

Ama sessiz kalan herkesin boynunda o "suçlu" kararı asılı olacak...

Göreceksiniz...



Bekir COŞKUN

8 Ağustos 2008
botanical
Muhalefet...

O gün Deniz Baykal, Önder Sav’ın odasına dalıp "Kurtulduk Önder..." dedi:

"Kurtulduk, AKP kapatılsaydı az daha iktidar olacaktık..."

Önder Sav, başparmağını üst damağına alttan bastırıp korku nidası sesi ile:

"Aagguuuppp..."

Baykal:

"Yani çok büyük tehlike atlattık..."

Sav:

"İnsan bir anda nasıl şey oluyor..."

Baykal:

"Evettt... Birkaç saatte olup biter her şey... Bir de bakmışsın ki başbakanım... Allah korusun arkadaşlar..."

Sav:

"Bir defasında sizin başınıza geldiydi, bir de baktınız ki başbakan olmuştunuz..."

Baykal, gözlerini irileştirerek:

"Yaaaaaa..."

Sav:

"Yine bir şey olmasın sonra..."

Baykal:

"Öyle deme ama... Bak yine tuhaf tuhaf konuştun Önder... Umutlu bakalım, iyi düşünelim ki iyi olsun... Allah göstermesin yani..."

*

Baykal, eliyle kravatının yerinde olup olmadığını kontrol edip, tam ortada olduğundan emin olduktan sonra telefona işaretle:

"Bak bakalım ’yes’te olmasın sonra..."

Sav telefonunu çenesi ile kaşları arasında bir yere getirip yakından bakarken:

"Bakıyorum ’no’da... Şurası yes, şurası no... Şurası yes, şurası no... Yes, no... Yes, no..."

Baykal:

"Bizim meselemiz dinlenmek, dinlenmek, dinlenmek..."

Sav:

"Üç-D..."

Baykal:

"Eveeeettt... Muhalefette istirahaten dinlenirken, telefondan kazaen dinlenerek gündemde kalıp, memleketi Allah’a havale ederek maneviyaten din’lendik mi... Ne etti?..."

"Üç-D..."

Baykal:

"Yoksa iktidar-miktidar, Allah korusun yani....."


Bekir COŞKUN

9 Ağustos 2008
kitapsiz



Gölü arayan kuşlar...



GÖLÜ arayan kuşları ben Seyfe Gölü’nde görmüştüm, bu köşeden hatırlar mısınız:

"O sabah uzun bir yoldan geldiler, her sene yuvalarını yapıp yavrularını büyüttükleri göle doğru şarkılarını söyleye söyleye alçaldılar.

Gölün üzerine vardıklarında orkestra şefi ’sus’ işareti vermiş gibi bir anda sustular.

Orada göl yoktu çünkü.

Göz alabildiğince çatlamış toprak, kurumuş bir sazlık, bir su kaplumbağasından geri kalmış kabuğu ve kuş iskeletleri...

Gelen düzenli kuş grupları bir anda karıştı.

Şaşkındılar, ne yapacaklarını bilemediler.

Çığlıklar ata ata gölün boş çukurunun üzerinde dönmeye başladılar.

Ve gittiler....."

*

Dünkü Hürriyet’in 7’nci sayfasında Akşehir Gölü’nün hazin sonunu anlatan "Kuşlar göllerini arıyor" haberini görünce o yazıyı hatırladım.

(.......)

Doğanın yasaları vardır.

Asla değiştiremeyeceğimiz kaçınılmaz yasalar.

Doğa, kendisini sevenle dosttur. En basitinden deneyin isterseniz; iki çiçekten birisine su verdiğinizde ve o size bir taze çiçekle teşekkür ettiğinde görürsünüz yasayı.

Bir "ödül yasası"dır bu...

Kirletilen denizler balığınızı keser, arıları yok ederseniz meyve vermez elma ağacı.

"Ceza yasaları" vardır doğanın.

Tilkileri öldürdüğünüzde fareler, kirpileri öldürdüğünüzde yılanlar, kırlangıçları balkon duvarlarından kovaladığınızda sivrisinekler infazınızı yaparlar.

*

1960’tan sonra DSİ sulak alanları kurutmaya başladı. Her seçim yaklaştıkça sazlıklar, sulaklar kanallarla kurutulup yerleri köylülere "tarla" olarak dağıtıldı.

Fabrikaların yağlı-paslı atıkları nehirlere, kentlerin kanalizasyonları denizlere çoktan bağlanmıştı.

Şimdi?..

Şimdi insanın suyu yok...

Doğanın ceza yasasıdır bu.

Kentlerde su biterken, dört bir yandan yurdun kuruduğu haberleri geliyor. İnsanlar o kuş sürüleri gibi şaşkın.

Göçmen kuşlar gittiler, siz nereye gideceksiniz?..


Bekir COŞKUN

10 Ağustos 2008
kitapsiz


Niye kayboluyorlar?..


GENELDE ilk haber şöyle:

"Başbakan kayboldu..."

Peşinden gazetelere-televizyonlara vatandaşlardan "Buradan bir şey geçti, Başbakan’dı sanki" şeklinde ihbar yağmaya başlıyor.

Sonraki haber:

"Başbakan bulundu..."

O zaman aklı başında değerli okurlardan, medyaya ikinci dalga mesajlar gelmeye başlıyor:

"Size bulun diyen oldu mu?.."

(.........)

Keza Cumhurbaşkanı... Fethullahçı işadamının Moonstar isimli mega yatının denize inen merdivenini tutmuş, mavi tesettür tulumu ile suda gözüken kafanın Hayrünnisa Hanım’a ait olup olmadığı Köşk açıklamalarına konu olabildi:

"Medyada yer alan kişinin o olmadığı... Bu türlü asılsız ve gerçek dışı haberlerin....."

Ki ikinci gün, izini kaybettirmek için mega yattan süper yata geçen Cumhurbaşkanı ile ilgili ilk haber ise şöyleydi:

"Cumhurbaşkanı da kayboldu..."

*

Niçin kayboluyorlar?..

"Özel yaşam" derseniz, ramazan geldi iftar çadırına giderken medyayı özel bültenle çağırıyorlar da... Ya da daha da gizli olması gereken; bir yoksulun evine giderken medya ordusunu peşlerine takıp "Başkasının özel yaşamı" demeden poz veriyorlar da...

Tatil niye gizli?..

Bence "Devletin parası ile tatil yapıyorlar" gibi klasik ama haklı bir eleştirinin ezikliğinden daha başka bir şey bu:

Utanıyorlar...

Çünkü; Arap şeyhleri gibi tatilleri gözükürse, bu onların millete yutturdukları "vatandaş gibi", "milletin içinden", "halk çocukları" tezlerine uymuyor. Altlarında geyik derili özel uçaklar, konvoy konvoy zırhlı araçlar, Rixos otellerinde sultan daireleri, zenginlerin mega yatları, süper yatları...

Tüm bunlar "mümin yaşamına" aykırı.

Seçildikleri gün ilk iş "millet gibi, milletin içinde olalım" diyerek Meclis lojmanlarında oturmama kararı almalarına ters... Dillerindeki din-iman-maneviyat-İslami yaşam-tesettür-helal-haram sözlerine uygun değil.

Bu yüzden kayboluyorlar.

Tam "Başbakan bulundu" derken, Cumhurbaşkanı kayboluyor...

Aslında gizleniyorlar...



Bekir COŞKUN
12 Ağustos 2008
kitapsiz




Bir kırmızı nokta...


O uzak yabancı şehirde, apartmanların arasından gözüken taa uzaktaki kırmızı noktadan gözlerimizi ayırmadan öyle baktık.

Oysa her renk vardır Roma’da.

Ama o kırmızı noktaya takılmıştı gözümüz.

Büyülenmiş gibi öyle kalakaldık.

Can dostum Muammer Yaşar Ağabey ile göz göze geldik bir ara, ikimizin de gözleri dolmuştu.

Neydi o?..

Uzakta bir Türk bayrağı...

*

Uzak ülkelerde o özlemi bilemezsiniz.

Bir cılız türkü sesi, garda bir çocuğun "anne" diye seslenişi, bir sokaktan geçerken insanın burnuna gelen mantı kokusu, hatta sevmediğim pala bıyık, ya da apartmanların arasından gözüken uzaktaki bir küçük kırmızı nokta....

Bayrağımız...

Her yönü bırakıp onun altına gitme duygusu sarar sizi.

Bir de biraz yaralıysanız, biraz yakılmışsa canınız, bir de uzaktaki kentlerde yalnız kalmışsanız.

Bizim yaptığımızı yaparsınız.

Bir kırmızı noktaya bakıp bakıp ağlarsınız...

*

Yanımızda savaş var, büyük güçler fareyle oynar gibi oynuyorlar hepimizle. Yorumcular savaşın er geç bir gün Türkiye’ye de sıçrama olasılığından söz ediyorlar. Kan ırmakları, kadın çığlıkları arasında, bir anda haritalar değişebiliyor.

İşte benim küfür yiye yiye anlatmak isteğim buydu; güçlü olmalı insan...

Çağdaş...

Akıllı...

Bilgili...

Donanımlı...

Yobazlık-gericilik-hurafeler-ilkellikler bizi ortaçağa sürüklememeli... Avanta-beleş-cingözlük-yağmacılık-hırsızlık-üçkáğıtçılık bize göre olmamalı...

Günlük çıkarlar aydınlık umutlarımızı yıkmamalı...

Çocuklarımızı modern okullarda okutup, kadın-erkek el ele yürümeliyiz...

Adam olmalıyız...

Başımız dik, saygın...

Yoksa...

Yoksa; güçsüz, zavallı, gelişmemiş bir ulusun yaralı insanları... İşte öyle bir kırmızı nokta ağlatır sizi...


Bekir COŞKUN

13 Ağustos 2008
kitapsiz


Ertuğrul Özkök boşuna bekleyecek...


ERTUĞRUL Özkök’ün Başbakan’ın hanımını da yanına alarak bir gün bir restorana gidip yan masadakilere "Sağlığınıza..." diye kadeh kaldırmasını öneren "Lütfen bir kadeh" başlıklı yazısını durmadan okuyorum.

Tam gözümü ayırıyorum ki "Okudun mu?" diye bir telefon geliyor.

Başlıyorum okumaya...

(.........)

İyi fikir aslında.

Ertuğrul Özkök, içki yerine portakal suyu önerse de, bence Başbakan’ın "tesettür gettolarından" daha iyi çıkması için, içine biraz bir şey de koymalı.

Maksat memleket kurtulsun.

Düşünebiliyor musunuz; Başbakan şef garsona "yanına kavun-peynir" dedikten bir süre sonra, supaplı şişenin dibine vururken "Minareler süngümüz, camiler kışla..." şiiri yerine Neyzen’den okuyor:

"İç bade, sev güzeli

Var ise aklı şuurun..."

Ve garsonlar ona uzun uzun; solistin "Lütfen bir kadeh..." şarkısını bilmediğini, aslında öyle bir şarkının da olmadığını, zaten şarkı istediği kişinin de solist değil şef garson olduğunu anlatırlar.

*

Ama yine de kafama takılanlar var:

Birincisi:

Bu arkadaşların Meclis’e büyük çoğunlukla girdikleri gün yaptıkları ilk iş, "rakı bardağına benziyor" diye su bardaklarını değiştirmek değil miydi? Yerine dibi kalın, kovamsı su bardakları koydulardı.

(Ki ben o gün bu gündür ne zaman rakı bardağına benzeyen su bardağı görsem beni "hık..." tutar, muhterem karım "Bardağa öyle bakıp durma" diye uyarır...)

Bu zihniyette olanların Başbakanı restorana gidip kadeh kaldıracak...

Olabilir mi?..

İkincisi:

İçki yasağını getiren AKP... Televizyonlarda bardaklar buzlanma yöntemi ile örtülürken, Anadolu’da bira içilecek yer kalmadı... Ankara’dan yapamadıklarını, yerel yönetimler eliyle fazlasıyla yapıyor, bunu bilmeyen var mı?..

Üçüncüsü:

Önüne bardak koymak iyi fikir, ama onu ayık kafayla tutamadığınız da...

Dört:

"Tesettür gettoları" sardı dört bir yanı... Tepeden tırnağa kendilerine benzettiler Türkiye’yi, geçmiş olsun...

Boşuna bekleyecek Ertuğrul Özkök...




Bekir COŞKUN
14 Ağustos 2008
kitapsiz



Filikadakiler...



SUYA batınca çıkıp çıkmayacağı belli olmayan deneme filikasına, tersanedeki yüzme bilmeyen insanları doldurup, yukarıdan denize atma, aslında bir Türk geleneğidir.

Tarihimiz böyle filikalarla doludur:

Kırım Harbi, Balkanlar, Kafkasya...

Yemen Harbi’nde filika batmıştır, Sakarya’da çıkmıştır.

Tarihimizin en dramatik sayfası; Sarıkamış... Bir iddiaya göre 90 bin, bir hesaba göre 45 bin ince çöl giysili askeri, kar denizine yukarıdan attıktan sonra baktılar ki battı...

Keza Kore...

*

Filikalardayız...

Bizim Hilmi Bey, otomobiline çoluk çocuğu doldurup da Antalya’ya doğru yola çıktığında, bu aynı şeydir.

Ya gider, ya gitmez...

Tümümüzün bir yere gidince evi arayıp "geldim" dememiz bu nedenledir.

Biz filikalarda yaşarız.

Eksik malzemeyle yapılmış, sakat, kaçak, yangın merdivensiz, depreme dayanıksız apartmanlarında oturanlar da, bu filika deneme işine çok şaşırdılar ve söylene söylene çok kızdılar.

Oturdukları apartman da bir filikadır aslında.

Deprem olsa?

Ya çıkar, ya çıkmaz...

*

Ekonomiden siyasete kadar...

Evde ne var ne yok satıp bankerlere para yatırarak zengin olma umutları... Bankaların görülmemiş gecelik faizlerine dalmak... Borsa oyunları, kısa yoldan zengin olma cingözlükleri...

Deneme filikalarıydı, ters döndü...

Siyasette keza; her seçimde kurtarma filikalarına doluşmaz mıyız, deneme niyetine?..

Battı battı, batmadı...

*

Bir Türk geleneğidir; yüzme bilmeden deneme filikalarına doluşup denize atılmak ve batıp batmadığına bakmak.

Plansız üremenin filikaları sayılan sokaklara salınıp büyütülür, sonra yaşam denizine yüzmeyi bilmeden atarlar çocukları.

Aşklar, evlilikler, işe girişler...

Tarihimiz, ekonomimiz, siyasetimiz, yaşamlarımız...

Filikalarımız...


Bekir COŞKUN
15 Ağustos 2008
botanical
’Ergenekoncu...’

ERGENEKON iddianamesinde Sabah Gazetesi’nde çalıştığı yazılı olan bizim sevgili Enis Berberoğlu’na dün sordum:

"Sen Sabah’ta çalışmışsındır..."

Yemin etti:

"Bir saat bile çalışmadım..."

Olsun...

Benim asıl merak ettiğim; iddianamede yer alan, ama aslında olmayan kişilerin yarın mahkemeye nasıl gelecekleri. Ki Doğan Grubu "Veli Dural" diye bir yönetim kurulu üyesinin hiçbir zaman olmadığını açıklarken, BDDK da "Ali Vural" diye bir başkan yardımcısının bulunmadığını bildirdi.

Oysa belgelerde bu ikisi konuşuyorlardı...

Darbe silahları arasında "bir adet muşta"nın da bulunması... Ya da Şener Paşa’nın hem örgütün öldüreceği kişi, hem örgütün lideri olması da sorun değil...

*

Benim kafama asıl takılan:

Türkiye suç örgütlerinin cennetidir.

Böyle hukukun işlemediği, vurgun-yağma ve hırsızlığın işe yaradığı, devletin ise ortada olmadığı her yer gibi...

Bir cennettir burası...

Ve suç örgütleri yaptıkları kirli işleri gizlemek için kimi zaman "komünizmle mücadele", kimi zaman "ASALA’yı silme", kimi zaman "milliyetçilik", kimi zaman "devletin bekası" maskelerini kullandılar. Bu suç örgütleri hiçbir zaman enselenemediler. Maskeleri onları her zaman korudu ve kurtardı. Tam tersine çoğu kez korundular ve "kahraman" sayıldılar.

Bu sefer...

Bu sefer yine kurtuluyorlar, kurtulacaklar...

Çünkü; UFO’lardan sonra, dün de alnı-yüreği ak sevgili Kadir İnanır’ı da soktular iddianamenin içine... Gerçeklerle uydurmalar bu kadar iç içe konursa, nasıl çıkılır içinden?..

İşte benim karışan kafam; UFO’ların alakasını değil de, bizim Mustafa Balbay’ın nasıl darbe yapacağını düşünüp dururum haftalardır.

*

Küfürbazım ise bana "Ergenekoncu" diyor.

Salak...

İddianamenin içinde yer aldığım elbette doğrudur. Ama Ergenekon’un "hedefinde olan" öldürecekleri listesinde...

(Sayfa 412)

Yine olsun...

Okurlarımızdan başka kimsemiz yoktur bizim...


Bekir COŞKUN
16 Ağustos 2008
kitapsiz


Denizdeki adam...


PAÇALARI kesilmiş şalvara benzeyen bir büzmeli mayosu vardı.

Arkasını dönünce fark ettim; poposunda Japon bayrağındaki gibi tepsi büyüklüğünde bir kırmızı güneş yer almıştı.

Denize var gücü ile koştu.

Su dizine kadar gelince durdu. Biraz düşündü ve öylesine ağzını havaya doğru açıp kuvvetlice bağırdı.

Arkadaşına "Niye bağırıyor?" dedim.

"Yüzme bilmiyor" dedi.

Sonra sığ yere oturup iki eliyle ördek gibi suya vurmaya başladı, yine avazı çıktığı kadar "Uuuuuuuyyyyyygggggg" dedi.

Arkadaşına sordum:

"Şimdi niye bağırıyor?.."

Arkadaşı yanıtladı:

"Su şetti de..."

*

Onun düğünde şiir patlatamayınca çekip tabancasını patlatan adam olduğunu anladım. Şimdi de denize giriyordu ve yüzme bilmediği için bağırıyordu.

Trafikten de hatırladım onu.

Denizde çıkarttığı sesi; kasedi sonuna kadar açarak, egzozu patlatarak, lastikleri öttürerek, camdan bağırarak, bir şekilde çıkartıyordu.

Bir ara kendince suyun derinlerine daldı.

Kumsaldakiler suyun üzerinde öyle duran, koca yuvarlak cismin üzerindeki Japon güneşini seyrettiler bir süre.

Bu oydu; televizyonda haberler başlayınca kanalı kapatıp, Mehmet Ali Erbil’in programına geçen adam...

Dalması bitince kafasını çıkartıp derine daldığı yere oturarak etrafa bakındı, ilgi ve takdir var mı?

Ve bağırdı...

*

Uzun uzun onu düşündüm:

O bizim insanımız...

Çok çocuklu bir ailede, babası onun elinden tutup tatile-denize götürmediği için yüzme bilmiyor.

Bağırmayı biliyor...

Yaşamın derinliklerine dalıp, serin ve keyifli sularda yüzmeyi öğrenemediği için, hayatın kıyısına oturmuş.

Aydınlıkla ilgisi yok, güneşi kıçında...

Çıkıp kuma oturdu.

Ve bağırdı.

Arkadaşına "Peki şimdi niye bağırdı?" dedim.

"Bu da öylesine yani..." dedi.


17 Ağustos 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Bir rezaletçik...


BAŞBAKAN çocuklara balon dağıttığında öyle bir "baloooonnn" deyişleri var ki, balon ağır bir şeymiş gibi geliyor insana.

Ki bu durumlarda ben her zaman uzak dururum, üzerime "baloooonnn" düşmesin sonra...

Keza "köööömüürr"de öyle.

Yarım ton kömürün ağırlığının ne kadar büyük olduğunu, bizzat Başbakan’ın valilere "Kamyonun önüne binip bizzat siz dağıtacaksınız" demesi de artırıyor. Kamyonun önünde oturmuş bir koca vali ile seyahat eden yarım ton kömür, kaymakamla seyahat eden yarım ton kömürden daha ağırdır:

"Kööömürrr..."

Ya koca gemi?...

O küçük:

"Gemicik..."

*

Bu sefer de ortada "onbir milyon dolarcık" var.

Silivri’de köylülerin, üzerine ahır bile yapamadıkları tarlacığını 3.4 milyon dolara alıyorlar ellerinden. Üç günde imar planı değişikliği yapılarak, arsacığın üzerine ne istenirse yapılabilir hale getiriyorlar.

Tarlacık oluyor arsa...

Ve üç gün sonra 14.3 milyon dolara büyük alışveriş merkezine satıyorlar, şu anda inşaat sürüyor.

Kárları ne kadar?

11 milyon dolarcık...

(.........)

Buraya kadarı Türkiye’de süregelen vurgun-yağma-hırsızlık düzeninin her zaman görülen bir versiyonudur.

Ama bunu yapan Şabancık, Başbakan Tayyip Erdoğan’cığın yardımcısı.

AKP Genel Başkan Yardımcısı...

Bu işleri 1 milyon dolar karşılığında yaptığına ilişkin elde belge var, yani rüşvet ilk kez böylesine belgeleniyor.

*

Başbakan küçümsedi bu rezaleti.

Bir şeyi görmezlikten gelip de küçümsediği zaman, yüz hatlarından anlarım ben; burnunun ucu havaya kalkıyor.

Önemsemedi...

"Hortumlarını biz kestik" diye diye insanları uyuturken, yardımcısının rüşveti belgelerle kanıtlandı. Köylünün ahır yapamadığı araziyi onların elinden alıp, rüşvet karşılığı holdinglere peşkeş çektikleri ortada.

Yoksullara kööömüür, çocuklara balooonnn vere vere üzeri örtülüyor milyon milyon dolarcıkların...

Niçin sessiz Başbakancık?..



Bekir COŞKUN
19 Ağustos 2008
kitapsiz


Politika otobanında durum...


EN sağ şeritte seyreden AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ’nin trafikten men edilme olasılığı ortadan kalktıktan sonra yol açık.

Ve bizim politika otobanındaki kısmi tıkanıklık normale döndü sayılır.

Geri geri gittiği belli olmasın diye yolcuların ters oturtulduğu AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ’nin şoförü Tayyip Kaptan ile çıkıp yukarı yazıhanede oturan Abdullah Gül Usta sizi götürebildikleri kadar götürecekler artık.

Cümleten hayırlı yolculuklar...

*

Mazot parasını yediği için trafikten men edilen ve düne kadar garaj hapsinde bulunan Cennet Nakliyat Kargo’nun kaptanı Necmettin Usta’yı saymazsak... Kaporta boyada olan ANAVATAN Turizm, ya da Ağar yükten dolayı şanzıman dağıtan Doğru Yol Sevkıyat’ı hesaba katmazsak...

Sağ şeritte geriye MHP Çekme ve Kurtarma Servisi kalıyor.

Ki AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ yolda kaldıkça çekip kurtarsın.

Sol şerit?...

Sol şerit boş...

Burada da Murat Karayalçın’ın kaykayını ya da Ufuk Uras’ın tek kişilik pizza-hut motosikletini hesaba katmazsak, ne kalıyor geriye...

Ce Ha Pe körüklü halk otobüsü...

Ancak iktidara varma açısından Ce Ha Pe Halk körüklüsünün içindekiler ile Deniz Kaptan arasında vites sorunu var.

Yolcular, "Hep düşük vites yarım gaz gidiyor, yani aşağı inip koşsak daha hızlı gideriz" görüşündeler.

Kaptan ise farkı, "Sivas’ın yollarında" kasedini koyarak kapatmayı deniyor.

*

Bence "balans ayarı" için tankların bizim politika otobanına çıkma olasılığı da ortadan kalktı sayılır.

İlk kez irticai nedenlerle tank personelinden kimsenin atılmadığı YAŞ toplantılarında, sanki tankların da iman kuvvetiyle gidebileceği inancının yerleşmekte olduğu izlenimi...

Ve Yaşar Paşa’nın tankı değil de, gri Audi’yi tercih etmesi...

Ne bilelim biz...

*

Kısacası AKP İtikat Turizm ve Seyahat AŞ ile yola devam...

Her ne kadar politika otobanındaki Yargıtay Başsavcısı’nın radarına yakalanıp da, Anayasa Mahkemesi’ndeki trafik davasında "otobanda ters istikamette tehlikeli seyirden" mahkûm olsa da...

Ne yapabiliriz?

Geri geri, iyi yolculuklar...




Bekir COŞKUN
20 Ağustos 2008
kitapsiz


Sevgili kardeşim Pakistan...



GAZETELERDE-televizyonlarda yayınlanan o "oynayan Pakistanlılar" görüntülerine acıma ile kızma arasında bir duyguyla bakarken hatırladım:

Lise-üniversite yıllarında ne zaman bir Pakistanlı görsek, iki elimizin işaret parmağını fayton beygiri gibi yan yana getirip sürterdik ve şöyle derdik:

"Biz-siz kardeş..."

Onlara da birisi öğretmişti, onlar da parmaklarını sürtüştürüp yanıtlardı:

"Yeeesss... Biz-siz kardeş..."

O baştaki "Yes" aslında komünizme karşı ön karakollar olarak bizi "kardeş" kılan ABD’yi temsilen cümlenin içinde bulunan şeydi...

Sonra...

Sonrasını iki gün önce gazetelerde-televizyonlarda yer alan o oynayan Pakistanlılar görüntüsü anlatır bize:

Zavallılık...

*

1970’lerde iktidara gelen aydınlıkçı Zülfikar Ali Butto’yu, bir darbe ile indirip tüm dünyanın tepkisine rağmen asarak öldürdüler.

Önceki gün gördüğünüz külahlı, sakallı, altın dişli Pakistanlılar, o zaman da böyle sarılıp oynadılar.

Ama darbelerin, suikastların, bombaların, kanın, kargaşanın sonu gelmedi. Butto’nun kızı Benazir Butto, çağdaşlık mücadelesini sürdürdü, birkaç ay önce onu da bombayla havaya uçurdular.

O iki Pakistanlı yine zıplayıp oynadı.

(.........)

Pakistan’ın nüfusu 170 milyon...

En az üç-beş-on-on beş çocukla, sokaklar çocuk dolu.

Hem sosyal, hem siyasal yapıya şeriatçılar, şıhlar, medreseler hákim. Tarikatlar ülkeyi on binlerce cami ve tarikat okulu ile donatıyor ama çağdaş eğitimi engelliyorlar.

İşte böyle yetişen, eğitimsiz-cahil-hurafelerle yaşayan bir toplum, kendi kendini ancak bu kadar yönetebiliyor.

Demokrat-laik bir sistem için çırpınan aydınlar azınlıkta...

*

Zavallı bir ülke Pakistan.

O oynayan Pakistanlılara bakıp acırken, Batılı birisinin de benim üzerimdeki acıyan bakışlarını hissediyorum.

Parmaklarımı sürttürüyorum:

"Biz-siz kardeş..."

"Yes mi?.."

"Yes..."


21 Ağustos 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Cin...


ADAM bara gidip oturdu, yanında bir devekuşu vardı.

İçkisini içtikten sonra garsona "Hesap ne kadar dedi" ve garson "Üç dolar yirmi sent" deyince tam o kadar parayı çıkartıp verdi.

İkinci gün yine gitti, yanında devekuşu vardı.

İçkisini içtikten sonra garsona borcunu sordu. Garson "Dört dolar on sent" dedi ve adam yine bakmadan cebinden dört dolar on senti çıkartıp tam istenen kadar parayı tezgáha bıraktı.

Üçüncü gün:

Adamın yanında devekuşu vardı, hesabını sordu, tamı tamına hesap kadar parayı çıkartıp ödediğinde barmen sordu:

"Hep hesabınız kadar para var cebinizde...

"Doğru..."

"Bunun sırrı nedir?.."

Adam anlattı:

"Ben bir cinle tanıştım, benim üç dilekte bulunmamı, tamamen yerine getireceğini söyledi. Ben de üç şey istedim; birincisi sağlıklı ve her zaman yakışıklı olmayı, ikincisi her zaman ihtiyacım kadar cebimde para bulunmasını... Ki sen ne kadar hesap istesen biliyorum ki cebimde o kadar para var, çıkartıp veriyorum..."

Garson yine sordu:

"Tamam anladım... Peki bu devekuşu ne?.."

Adam:

"Cine üçüncü dileğim olarak ’Yanımda her zaman uzun bacaklı bir piliç olsun’ demiştim, cin yanlış anladı..."

*

Biz toplum olarak her zaman genç, dinamik, halkın içinden gelen, bizlere benzeyen devlet adamlarımız olsun istemiştik.

Şunlara bakın:

Cumhurbaşkanı; halkın cebinden çıkan ve kaybolan bir trilyon lira davasında "evrakta sahtecilikten" sanık...

Başbakan:

Hakkındaki iddialar "dokunulmazlık" zırhı nedeniyle soruşturulamıyor ve dosyalar tozlu raflarda bekliyor.

Ve memleketin en yüce mahkemesinin verdiği karara göre, her ikisi birden:

"Laiklik karşıtı eylemlerin odağı..."

(.........)

Bizler yorgun, eski, toplumdan uzak devlet adamlarından sonra, idealist gençlerin ülkemizi yöneltmesini istemiştik istemesine...

Olmadı...

Yanlış anladı cin...



Bekir COŞKUN

22 Ağustos 2008
kitapsiz


’Bay Gizli...’


O adamları biz hiç görmeyiz.

Ne adlarını biliriz, ne kimliklerini tanırız, ne suratlarını görürüz, ne de varlıklarından haberimiz vardır.

Ama onlar bizim tüm yaşamımızı etkileyen insanlardır.

Evlerimizin içine kadar girerler.

Kötü kentin, berbat ve çekilmez günlük yaşamın azabından kaçıp sinir küpü eve gelen baba, "Allah kahretsin bunları..." dediğinde, aslında o adamları kasteder, ama bunu bilmez... Anne; bozuk-hileli malzemelerden bunalıp, mutfak penceresini açıp çirkin beton yığınına bakarak "İnsana huzur yok..." dediğinde, aslında bunu bilmeden o adamlara söyler.

O adamlar "Bay Gizli"dir...

Bilmeyiz, tanımayız, görmeyiz...

İşin en enteresan yanı; onlara yaşamımızı düzenleme, yuvamızı etkileme, bizimle ilgilenme hakkını biz veririz, yine bilmeden, tanımadan...

*

"Bay Gizli" belediye meclisi üyesidir.

Onun eli kalkmadan hiçbir karar alınamaz, hiçbir uygulama yapılamaz, hiçbir yeşil alan holdinge verilemez, sit alanına fabrika kurulamaz, kaçak yapılar yükselemez, hırsızlıklar gerçekleştirilemez, yağma-talan olmaz, olamaz...

İsmini bildiğiniz, yüzünü gördüğünüz bir tek belediye meclis üyesi var mı?..

Yok...

Ama yaşamımızla ilgili tüm kararları onlar alırlar.

Sokakların isminin değiştirilmesinden, kaldırımın genişliğine... Elektrik direğinin yerinden, çocuk bahçesindeki kaykaya... Köşedeki inşaatın yüksekliğinden, penceremizden gözüken manzaraya kadar...

*

İşte Bay Gizli burada yapacağını yapar.

Bir de bakarsınız ki AKP’lisi, CHP’lisi, MHP’lisi, Bağımsız’ı el ele vermişler, kendi avantaları için bizim yaşamımızın bir parçasını "el kaldırarak" satıvermişler.

Elbette çok az sayıda düzgün olanları tenzih ederim, ama belediyelerin çoğunda bu böyledir, tüm kirli işlerin altında "Bay Gizli"nin eli vardır.

Kirli sistemin işlemesini sağlayan en uçtaki bilinmeyen, ortada gözükmeyen, sesi-soluğu çıkmayan, gizli mekanizmasıdır o.

Bence medya kuruluşları yayınlamalı ve dört bir yana resimleri-isimleri asılmalı "Bay Gizli"lerin...

Tanımalıyız "Bay Gizli"yi...


23 Ağustos 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Bir kedi yavrusu olsaydım...


BENCE bizler boşu boşuna onlara hayvanları anlatıp duruyoruz, insanlar hayvanları yeterince tanıyorlar aslında.

Koyunun kopyasını çıkartan insanoğlunun zekásı, evinin saçağındaki kuşun yavrularına yiyecek taşırken sahip olduğu anne duygusunun boyutlarını nasıl bilemez?

Ya da önceki gün izledi insanlar:

Almanya’nın Münster Hayvanat Bahçesi’ndeki goril, ölen yavrusunu uyandırmak için onu kucağından bırakmadı, okşadı, sevdi, ağladı... Ertesi gün insanoğluna bir başka haber ulaşıyordu televizyonlardan, gazetelerden:

Avustralya’da Sydney açıklarında bir balina yavrusu, annesi zannettiği bir tekneyi emmek istiyordu. Millerce teknenin altında yol aldı, annesine (!) sokulmak istedi, ona seslendi, karnı acıkınca emmeyi denedi, ama olmadı.

Tüm dünya izledi bunu.

Her gün medyada yayınlanan bu tür haberler-görüntüler, kendi sağlığı söz konusu olunca gözle görülmeyen virüslerin-mikropların dünyasını çözen insanoğluna, bahçesindeki hayvanların da duyguları olduğunu anlatmaya yetmez mi sizce?

Bal gibi yeter...

*

Ama genelde ahlaki değerlerden yoksundur insan.

Merhametsiz...

Sevgisiz...

Ve çıkarcıdır...

Toplumun içinde kalma zorunluluğu, öğretiler, kurallar, yasalar, onu öyle düzgün tutsa da bir kedi yavrusu ile baş başa kaldığında onun gerçek kimliği ortaya çıkar. Fok yavrularının kürkleri için diri diri yüzülmelerinde ya da boğa güreşlerinde, o baskılar ortadan kalktığında, gerçek yüzünü görürsünüz insanın.

Kürk mağazalarına koşarken ya da arenalarda zavallı bir dananın kılıçla delinmesini çılgınca alkışlarken... Böyledir insanoğlu...

Acımasız, merhametsiz, çıkarcı...

*

Çevrenizdeki insanlara iyi bakın.

Savunması olmayan, güçsüz, korunmasız, kimsesiz, dilsiz canlılara merhamet göstermeyenlerden korkmalısınız.

Bir gün sizin gücünüz tükendiğinde, o insanlara muhtaç olduğunuzda, savunmasız kaldığınızda, bir parça kuru ekmeği esirgediği kediden hiç farkınız olmayacaktır.

Bir kedi yavrusu olsaydım...

Size dostlarınızı saysaydım...




Bekir COŞKUN

24 Ağustos 2008
kitapsiz


’Yeni Türkiye...’



DOĞRUSUNU isterseniz tam da yanıt bulamıyordum ve açıkçası çoktandır kendi kendime sorup duruyordum:

"Bu ne?.."

Başta kırmızı saten türban, altta dar etek... Saçın ucunu gözükmüyor ama kalça hatları öyle iyi gözüküyor ki, zaten insan kafaya bakmaya vakit bulamıyor.

Öyle gidiyordu.

Ve ben sormuştum:

"Bu nedir?.."

Onun erkek olanını bizim plajda görmüştüm; haşemalı... Dizin altına kadar uzanan beyaz haşema denizden çıktığında ve suyu yiyip vücuda yapıştığında manzara inanılmazdı ve ben yine kendi kendime soruyordum:

"Bu nedir?.."

Sonunda dünkü Hürriyet’in manşeti aradığım yanıtı verdi:

"Yeni Türkiye..."

*

"Yeni Türkiye" böyle a dostlar...

Baba; imam hatip mezunu, emlak işleri yapıyor, çok zengin, ipek gömleği ve ipek kravatı İtalyan... Anne; pembe farlar ile tepeden tırnağa daracık beyaz tesettür tuvaleti giymiş, abla narçiçeği gümüş işlemeli sıkmabaşın altında narçiçeği tuvaletle...

Düğüne helikopterle iniyorlar.

Altınlar, pırlantalar, dolarlar uçuşuyor...

Daha çok imara açılmamış yerleri alıp imar geçtikten sonra satarak geçinip giden baba "Hamdolsun" diyor:

"Hamdolsun, Cenab-ı Hakk’ın izniyle yaptık, Allah herkesten razı olsun..."

Baba ayrıca, evlenirken oğlunu F-16’ya bindireceğini, kendisinin de milletvekili olacağını (ya da tersi, ne bilelim biz) söylüyor...

*

İşte size:

"Yeni Türkiye..."

AKP ile birlikte değişen Türkiye’nin yeni yüzüdür bu; türban ile pembe farların, tesettür ile sallanan kalçaların, haşema ile plajın, din ile ticaretin, ibadet ile arsa işlerinin, iman ile siyasetin birbirine karıştığı... Dinci iktidarın kendi sınıfını belirginleştirdiği... Giderek daha çok Arabistan’a benzeyen Yeni Türkiye...

Ben ise türbanlı kızın sallanan görkemli kalçasına ve plajdaki haşemalının belirginleşen edevatına bakarken soruyordum:

"Bu nedir?.."

Yanıt geldi:

"Yeni Türkiye..."



Bekir COŞKUN
26 Ağustos 2008
kitapsiz


Nasıl AK olunur?..


BU arkadaşların iyi bir huyu var; birbirlerini affediyorlar.

Cumhurbaşkanı Erbakan’ı affediyor, Maliye Bakanı Cumhurbaşkanı’nı affediyor, Başbakan Maliye Bakanı’nı affediyor...

Gensoru veriliyor, bu sefer Meclis, Başbakan’ı affediyor...

Milletvekillerinin 79 suç dosyası var, Başbakan dokunulmazlıkları kaldırmayarak dönüp milletvekillerini affediyor...

Böylece herkes herkesi affettiği için partinin adı ne oluyor:

AK Parti...

Görülmüş bir şey yok.

Diyelim ki Ankara Adliyesi’ndeki iki sanık koridordaki bankta oturmuş yargılanmayı beklerken, içlerinden birisi "Sana bir şey söyleyeyim mi, gel ben seni affedeyim" diyor.

Öbürü seviniyor:

"Olur mu?.."

"Tabii ki olur, işte affettim gitti... Şimdi sen de beni affet..."

O da affediyor...

Ve birlikte çıkıp gidiyorlar ak-pak...

Olabilir mi?..

*

Yoksul-güçsüz insanların dünyasında olmaz...

Değil resmi evrakta sahtecilik, zimmet, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırmak... Trafik cezası olanlar sürüm sürüm sürünürler.

Devlet yakalarına yapışır da bırakmaz.

Ama devleti yöneten, iktidarı eline geçirmiş, güçlü ve egemen devlet adamları yaptıklarında bal gibi oluyor.

İşin daha ilginç yanı; birbirlerini affettikleri gibi, kendi kendilerini affetme yetenekleri de var:

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, aynı suçu işlediği için Erbakan’ı affederken otomatik olarak kendi kendini de affediyor... Cumhurbaşkanı’nı kurtaran Maliye Bakanı otomatikman kendisi de kurtulmuş oluyor...

Başbakan dokunulmazlıkları muhafaza ederek milletvekillerini kurtarırken, kendisi de ne oluyor?..

Kurtuluyor...

*

Pekiiii...

Seçim geldiğinde tüm bu rezaleti affeden kim?..

Nohutçu ile kömürcü...

Nohutla kömürü alıp, hepsini kökten affediyorlar ve bu döngü sürüp gidiyor. Öbürleri trilyonları alıyor, bunlara da nohut ile kömür düşüyor...

Böylece her şeyimiz ne oluyor?..

AK oluyor...


Bekir COŞKUN
27 Ağustos 2008
kitapsiz


Tek parti dayağı...



1950’den bu yana Türkiye’yi tek parti yönetir.

Demirel; Menderes’in genel müdürüdür... Özal; Demirel’in müsteşarıdır... Erbakan; Özal’ın ilk genel başkanıdır... Tansu Çiller; Demirel’in, Mesut Yılmaz; Özal’ın bakanlarıdır... Tayyip Erdoğan; Türkeş’in MC ortağı Erbakan’ın belediye başkanıdır...

58 yıldır tek parti vardır başta...

Siz seçimlerde parti değişti sanırsınız, ama aynı partidir gelen... Amblemler değişir, binalar değişir, liderler değişir, söylemler değişir, yüzler değişir...

Ama tek parti hiç değişmez.

Diyelim ki seçim-meçim oldu, birbirlerine girdiler, kavga-dövüş arasında sandığa gittiniz... Siz sanırsınız ki farklı bir şey seçtiniz.

Oysa o tek partidir seçtiğiniz.

*

AKP ile MHP tek partidir...

Devlet Bahçeli’nin AKP’ye yaptığı çağrıları dinlerken bunları düşündüm:

AKP’ye, "Gelin birlikte yapalım yapamadıklarınızı, size engel olan Anayasa Mahkemesi’nin yetkilerini birlikte kısalım" diyordu dün.

İşte böyle AKP’nin her çukura düşüşünde MHP çekme ve kurtarma aracı tarafından çekilip yola koyulması tek parti oluşlarındandır.

AKP’nin çağdaşlık karşıtlığının "odağı" olduğunun yargı kararına bağlanmış olması, Devlet Bahçeli için önemli değildir...

Tersine; kızmaktadır yüce mahkemeye...

Bu ikisi tek partidir.

Türbandan dinin referans alınmasına... Muhafazakar eğitimden tarikatlara hoşgörüye kadar aynı yerdedir ikisi.

Misal; Keçiören’deki büfecinin dövülmesi meselesinde AKP ile MHP hemfikirdir...

Büfeciyi AKP’liler dövmeseydi zaten MHP’liler gelip döveceklerdi... Ki göreceksiniz üç güne kadar, orucunu yiyenleri MHP’liler dövecekler, ya da AKP’liler, fark etmez.

*

1950’den bu yana Türkiye’yi tek parti yönetir.

Bu yüzden yarım asırdan fazla zamandır; 14 milyon yoksulu ve aç insanı vardır Türkiye’nin... Tek partinin "din-iman" söylemlerinin arkasında mutluluğu çalınmıştır milletin... Bir milyon üniversiteli genci işsiz, kırgın, sefildir...

2008’de hálá iki torba nohuda, 500 kilo kömüre muhtaçtır insanlar...

Ve büfeci, içki sattığı için dayak yer bu çağda, tek partiden...


Bekir COŞKUN
28 Ağustos 2008
kitapsiz


Sıfırdan başlamak...


KİMSENİN görmediği-bilmediği, kendi beyninizin içindeki uçurumun dibine yuvarlandığınızda bu iyi bir karardır:

"Sıfırdan başlamak..."

Sadece parayla-pulla ilgili değildir bu.

Kimi zaman hiçbir şey yoksa yapacağınız... Kimi zaman yuvarlandığınız uçurumu kendiniz kazmışsanız...

Belki de durup dururken mutsuzsanız...

Yüreğinizdeki bağlar, eski bir bıçağın sapı gibi lak-luk oynamışsa yerinden... Deneyimliyim ben, bilirim...

Bir de sabahların alacakaranlıklarında uyanıp, camdan boş sokağa bakıp ağlamışsanız...

*

Kimi zaman böyle olur insan.

Sebep var ya da yok...

Renkler parlaklıklarını yitirdiğinde... Sözler anlamsızlaştığında... Sesler bizi korkuttuğunda... Yüzler yabancılaştığında...

Kısacası; size göre yaşanmazlığın tam ortasındaysanız sanki...

Suyu bitmiş bir çaydanlık gibi...

En iyi karardır:

"Sıfırdan başlamak..."

*

Sokaklarda rastladığım insanlar keyifsiz.

Güvendikleri kurumlara, umutla baktıkları önderlere kırgınlar. Çoğu çocuklarının endişesini taşıyor.

Kimisi yılgın...

Kimisi aldatıldığını düşünüyor, kızgın...

O okurum endişeli gözlerle, "Yani biz çağdaşlığı kaybettik, öyle mi?" diye sorduğunda ve ben yanıtsız kalıp utanarak yere baktığımda, çocuğunun elini tutup giderken kendi kendine fısıldamıştı:

"Biz de sıfırdan başlarız..."

Bu doğruydu...

Çağdaş-uygar bir ülkenin bireyi olmak, çocuklarına aydınlık bir dünya bırakmak isteyenler, her şeyini, ama her şeyini kaptırdıysa bile...

Ülkenin tüm medeni kavramları ve kurumları gittiyse dahi...

Biz de sıfırdan başlarız.

Mustafa Kemal gibi...

*

Yakınmalar anlamsızlaşmışsa, dövünmelerin faydası kalmamışsa, dize vurmalar işe yaramıyorsa artık...

En iyi karardır:

"Sıfırdan başlamak..."



Bekir COŞKUN
29 Ağustos 2008
kitapsiz

Sulukule, Sulukule...



DÜN Sulukule’yi yıktılar.

Biraz daha eksildi İstanbul.

Bendeki İstanbul’da sanki yaşlı kemancı kemanını alıp gitti, şişman kadın udunu bıraktı, kızlar oynamaktan vazgeçip kanepelere oturdular...

"Sıla"nın aslında "ekmek" olduğunu anladığım bir akşamın anısındaki repertuvardan bir şarkı eksildi:

"Vardar ovası, Vardar ovası

Kazanamadım ekmek parası..."

*

Şimdi siz ne yaptınız?..

Neyini düzelttiniz İstanbul’un?..

Sulukule; dünyanın her yerinde olan o aynalı, kuleli, camlı, çelik, beton gökdelenlerden çok daha fazla İstanbul’du.

O üzerinden geçmek için yaptığınız, ama üzerinden bir türlü geçemediğiniz Boğaz köprülerinden bile daha çok İstanbul’du Sulukule...

Nasıl kıydınız?..

*

Üniversite sınavlarına hazırlandığım sene, İstanbul’da Sulukule müzisyenleriyle birlikte çalışmıştım kanunumla. Salacak Gazinosu’nda, Kedi Bar’da, Açıkhava Tiyatrosu’nde... Adımı bilmez, bana sadece "talebe" derlerdi Sulukule’nin müzisyenleri.

Çok sevmiştim onları...

Türkiye, konservatuvarlarında hiçbir zaman öyle müzisyenler yetiştiremedi.

Ben eğitim almamış, geleceği olmayan, parasız-pulsuz insanların ne kadar "zengin" olabileceklerini o zaman görmüştüm.

Operada yoktu o dans...

O zaman "Endülüs’te raks"ı gören kültürün, Sulukule’deki dansı görmeyişine kızmıştım.

Ne yaptınız şimdi siz?..

*

Aslında sizi anlıyorum...

Yatırımlar, kárlar, arsalar, rantlar, kuleler, gökdelenler, dolarlar, holdingler, betonlar, demirler, camlar arasında Sulukule’nin bir anlamı yoktur sizin için...

Gözünüz dönmüş bir kere...

Anıların, vefanın, tarihe saygının, kültürün önemi yok sizde... Duygular size göre değil... Dans eden kızın, ud çalan şişman kadının, yaşlı kemancının sizin için yok anlamı.

O şarkı da sizin değildir zaten:

"Vardar ovası, Vardar ovası

Kazanamadım ekmek parası..."



Bekir COŞKUN
30 Ağustos 2008
kitapsiz

Maazallah çevreci...


BEN biliyorum; Başbakan "Ben çevrecinin daniskasıyım" dediğinde, o çevreciliği bir uğraş alanı ya da meslek sanıyordu.

Boyacı, marangoz, karpuzcu gibi...

Ve çevrecilere destek vermeye karar verdi.

Bunu nereden anlıyoruz?... Hemen ertesi gün polisin Karadeniz’de çevrecileri evire çevire dövmesinden...

Karadeniz’in yeryüzünde asla eşi olmayan doğası için eylem yapan çevreciler dövüldüğünde ve özellikle bir çevreci kardeşimiz başı yerde, ayakları havada güvenlik güçlerimiz tarafından götürüldüğünde, muhterem karım televizyona bakıp sormuştu:

"Niye bunu yapıyorlar?.."

Yanıtlamıştım:

"Başbakan çevreci oldu..."

*

Çevrecilik, bir meslek ya da uğraş alanı değildir...

Çevrecilik kimliktir:

"İnsan" gibi...

"Adam" gibi...

Çevreciler; bir güzel doğa parçasını, asla ve asla parayla pulla değiştirmezler.

Ne 2-B ormanlarını satmaya kalkarlar, ne "Turizmi Teşvik Yasası" adı altında, koyları beton yığınına çevirsinler diye holdinglere satarlar...

Çevrecilik duygudur...

Yani "vicdan" gibi...

Çevreciler yeri, vasfı, kalitesi, getirisi ne olursa olsun bir ağacın yeşil dalı için canlarını verebilirler.

"O kızılağaç ormanıdır" diye bir yasayla kızılağaç ormanlarını orman vasfından çıkartıp peşkeş çekmezler.

Çevreci; bir çevre parçası kirletildiğinde ya da yok edildiğinde öyle bakıp seyirci kalmazlar, kalamazlar...

TBMM’de TCK değiştirilirken, "Çevreyi kasten kirletenlerin suç işleme tarihi iki sene sonra başlasın" diyerek, kendi iktidarlarının suçlularına biraz daha suç işleme vakti-zamanı yaratmazlar...

Çevreciler; Bursa Ovası gibi gözbebeğimizi rezil etmiş ABD şirketine, doğayı bir özel yasayla peşkeş çekmezler...

Çevrecilik...

Yani "dürüstlük" gibi...

*

Yok eğer Başbakan, "Çevrecinin daniskası benim" diyorsa...

Maazallah...

Ben bunu çevreciler dayak yediğinde anlamıştım.


Bekir COŞKUN
31 Ağustos 2008
botanical
Ramazan...

RAMAZAN gelince böyle olur.

Ve her gün gazetelerin tepesinde yer alan bikiniler, bacaklar, kalçalar, g-stringler yok olur, onların yerinde ramazan kampanyaları başlar:

"Herkese dua kitabı..."

"Ayetler ve manaları..."

"Renkli namaz rehberi..."

"Açıklamalı hadis..."

"Peygamber Efendimizin hayatı..."

"Herkese Kuran-ı Kerim ve meali..."

Bana sanki editörler yedi kat göklere uçtular da, ramazanın birinci günü yazı işleri masasına birer evliya olarak iniverdiler gibi gelir.

Ben her ramazan başında bizim medyayı, gerektiğinde külah takıp boynunu bükerek mevlit okuyan bar şarkıcısına benzetirim.

*

Beterin beteri var, keza siyasetçilerin, bürokratların, işadamlarının dünyasındaki Ramazan’ı bir bilseniz...

Herkesin en iyi duyacağı şekilde "İftar davetleri" başlar. Büyük otellerin salonlarında görkemli iftar sofraları kurulur.

Oruç tutmayanların bu davetlere koşup, ezanın okunmasını huşu içinde bekleyişleri... Ve zeytinle bir oruçlarını açışları vardır ki...

Bir de "Allah kabul etsin" diyenlere utanmadan "Cümlemizinkini..." deyişleri...

*

Ben ramazan etkinliklerine bakıp, bu kadar inançlı bir toplumda işlerin daha iyi gitmesi gerektiğini düşünürüm.

Misal; bu kadar çok rüşvet olmaması gerekir...

Bu kadar çok hırsızlık-avanta-gasp da olmamalı...

Yalan...

Dolan...

Sahtekárlık...

Bozuk-hileli gıda maddelerinden, fahiş kárlarla yoksulların dolandırılmasına... Demiri-çimentosu çalınmış binalardan, yağmalanan kentlere... 300 liraya çalıştırılan gençlerden, ecnebi ülkelerdekinin beş katı yüz kızartıcı suçlara kadar...

Bakarım; biraz fazla...

*

Olsun...

Bu ramazan günlerinde, tertemiz yüreğiyle görkemsiz iftar sofrasına oturan, alnının teri ile kazandığı ekmeğini bölen, aklı ile inancını yoğurmuş, vicdanı rahat insanlarımıza seslenmek istedim sadece:

Allah kabul etsin...

Bekir COŞKUN

2 Eylül 2008
botanical
Bekir Coşkun'un Ramazan yazını okuyunca yakın zamanda yaşadığım bir olayı
anlatmak istedim. Bir tatil yerinde akşam yemeği yemek için bri restorana girdik
yemeğimizi yedik sonlarına doğru garsonun biri yanlış yazmıyorsam adı imsakiye şu oruç zamanlarının saatlerini bildiren bir kağıt koydu. Adeta büyük bir iyiylik ediyormuş gibi bir edayla. Bende çıkarken onu elime alıp kasada bekleyen görevliye uzatarak teşekkür ederim ihtiyacı olanlara verirsiniz dedim ve çıktık.
O an aklıma yapacak başka bir şey gelmedi. kendimi herhangi bir tepki göstermek
ihtiyacı hissettim.
botanical

Dış politikanın içi...


BU arkadaşların dış politikası netice itibarıyla üçe ayrılır:

- Düş politika.

- Duş politika.

- Tuş politika.

Artık duruma göre...

Misal Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Erivan’a gidip gitmemesi konusu:

Ben oturup iki hafta bir yere gidip gitmeyeceğini düşünen, ama karar veremediği için müşterek bahis konusu olan Cumhurbaşkanı hiç görmemiştim.

Üstelik Başbakan "Gidecek, gidecek..." dedikten birkaç saat sonra, çok net ve kararlı bir açıklama da yaptı:

"Giderim de, gitmem de..."

Aklınca Erivan’a maça gidecek, Ermeniler soykırım ve tarihsel iddialardan vazgeçip Türkiye ile dost olacaklar...

Düş bu...

Ben biliyorum; bu düşü hayal edip tarihe geçeceğini gülücükler içinde düşünürken, aklına Ermenilerin "Türkiye dize geldi" tezi geliyordur ve somurtarak telefona sarılıp Başbakan’ı arıyordur:

"En iyisi ben gitmeyeyim..."

*

Duş politikaya geçiyoruz:

Genelde mayo ile suyun içinde gördüğünüz bakanları Kürşad Tüzmen, misilleme olarak Rus mallarına yaptırım uygulanacağını balıklama stili ile açıkladı.

Birkaç saat geçti-geçmedi...

Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, medyanın karşısına geçerek "Yok öyle bir şey" anlamında kendi bakanlarını yalanladı.

Kürşad Tüzmen, bu aceleciliği ile Kürşad Tezmen olurken, muhtemelen beden aynasının karşısında, omuzdan eğilmiş yeni aldığı kırmızı mayosunun arkadan görünüşüne bakmakta...

*

Tuş politika:

Başbakan arkadaş Kafkaslar’da yeni bir pakt kurmaya kalktı.

Bu iyi bir fikirdi.

"İyi fikrin" tek eksiği vardı; herkese kötü fikir gibi geldi...

Kötü karşılanan bu iyi fikir; Gürcistan’ın güvenliği içindi. Ama ilk önce Gürcistan kaytarıp AB’nin devreye girmesini istedi.

Ve tüm muhataplar burun kıvırdılar.

Olduk mu tuş...

*

Dış politika ciddi devlet adamlarının işidir.

Üçe ayrılır...



Bekir COŞKUN

3 Eylül 2008
botanical

Çadırdaki memleket...

RAMAZAN çadırlarına iyi bakın.

O çadırlar size bir milletin ne halde olduğunu anlatır.

Türkiye’nin en zengin kenti İstanbul’da 26 ilçe belediyesinin 50 çadırında her gün 180 bin kişi karnını doyuruyor...

Ülkenin başkenti Ankara’da 30 ayrı yerde, belediyeye muhtaç 18 bin kişi her gün iftarını açıyor.

İzmir’de günde 6 bin kişi...

(.........)

Muhtaç ailelere, belediyeler ile kurumların paket olarak dağıttığı iftarlıklar bunun dışındadır.

Ulaşılıp da bilgi alınabilen sadece on ilde (Vatan Gazetesi’nin araştırmasıdır) yardıma muhtaçların toplam sayısı 11 milyondur...

Tüm yurtta ise bir tahmine göre 20 milyonun üzerinde.

*

İktidar, çoğalan çadır sayısını iyi bir şeymiş gibi başarı sayarken, aslında o çadırlar bize Türkiye’nin halini anlatır.

20 milyon muhtaç...

Holdingler büyürken, yabancı sermaye gelip kárını katlayıp giderken, iktidar şürekası zenginleşirken ve iktidar ile yalakaları ekonominin iyi olduğunu papağan gibi tekrarlayıp dururken...

Gerçek ramazan çadırlarındadır.

Ve çoğaldıkça çoğalıyor çadırlar...

Görmüyor...

Gözüm kör, gözüm...

(.........)

O çadırların önünde kuyruğa girenlerin ya da yardım alanların sayısı, AKP’yi iktidar yapan 16 milyon oydan en az 5 milyon daha fazladır.

En büyük partidir o...

O yoksul-muhtaç insanların gözü görüp de bir an için yoksulluklarını sorgulayabilselerdi... Bir an için "Madem Türkiye iyi yönetiliyor ve işler yolunda, o zaman ben niçin bu çadıra muhtacım?" diye sorabilselerdi...

"En büyük parti" çoktan kendi iktidarını kurmuştu...

*

Ama olmuyor işte...

O çadırlar o insanlara yoksul ve açlıklarını hatırlatıp gerçeği anlatacağına, onlar çadırları iktidarın başarısı sayıyorlar.

Ve eminim tümüne yakını AKP’ye oy veriyordur.

Çadırlar hatırına...

Kör gözüm...

Kör...


Bekir COŞKUN

4 Eylül 2008
botanical
Denk getirememek...

UYGARLIK; denk getirme sanatıdır.

İş ile işsizi, hasta ile ilacı, aç ile ekmeği, musluk ile suyu, çocuk ile okulu, tekerlek ile yolu denk getirmektir uygarlık.

Yaya var, kaldırım da var...

Ama ikisi denk gelmiyorsa uygarlık yoktur orada.

Yine misal:

Hukuk ile demokrasiyi...

Demokrasi ile laikliği...

Laiklik ile hukuku denk getiremeyen uluslar, uygarlığa denk düşmezler.

(..........)

Yaşamın kendisi denk getirmektir.

Duyguların duygulara, gözlerin gözlere, sözlerin sözlere, ellerin ellere, dudakların dudaklara...

Sonra...

Sonra bir denk getirmenin ürünüdür insan...

*

Ama ne yapacaksınız...

Görüyorsunuz:

Din ile ahlak denk gelmiyor.

Adam dindar (!) gibi.

Oruç tutuyor, cumaya gidiyor, Allah sözcüğü dilinden düşmüyor, kadınlarını örtüyor, din-iman diye diye dolanıyor dört bir yanda.

Ama ahlaksız...

Hırsız...

Avantacı, fırsatçı, üçkáğıtçı...

Nasıl kıydınız ülkesinden uzakta, köyüne-mahallesine-ailesine hasret yaşayan, yalnızlık duygusu içindeki insanları kandırıp paralarını "hayır işi için" diye ellerinden alarak onları dolandırmaya...

Üstelik din-iman adına...

Alman savcılar el attılar, tüm bu kirli işleri Türkiye’nin önüne koydular.

"Deniz Feneri" davasını iyi izleyin, din-iman adına yapılan dolandırıcılıklardan sadece bir tanesidir o.

*

Elbette düzgün ve samimi dindarlar ayrıdır...

Ama dini-imanı günlük çıkarında, makam-mevki uğruna, ticarette ya da siyasette kullananlara iyi bakmalısınız.

Din-iman var...

Ahlak yok...

Demek ki denk gelmedi...



Bekir COŞKUN

5 Eylül 2008
kitapsiz



Göbeğini kaşıyan adama...


NE düşünüyorsun?..

Sence nedir bu olanlar?..

Farkına vardın mı?..

Biraz olsun çalışır gibi oldu mu kafan, göbeğini kaşıyan adam?..

(.........)

Bak:

Almanya’da camilerin avlusunda insanlardan "yoksullara yardım" diye para toplamışlar. O paraları bavullara doldurup doldurup kaçak-gizli yollarla Türkiye’ye getirmişler.

Kayıt-kuyut yok...

Bir Alman savcı, sen git yakala düzenbazları.

Yargılamanın ikinci duruşması yapıldı, kimi sanıklar var ki; o paraların Başbakan’a kadar gönderildiğini söylüyorlar, bu Almanların soruşturma kayıtlarında mevcut.

İşin içinde AKP’nin RTÜK Başkanı da var.

RTÜK ne işe yarar sence?

O televizyonların "ahlaki" yayın yapmasını sağlamak için kurulmuş, geçen seneden bu yana da filmlerde bile içki bardağı gözükmesini "dinen haram" diyerek yasaklamış bir yerdir...

Ama oranın AKP yandaşı başkanı, "Müslümanları kandırıp paralarını alarak bavulla Türkiye’ye getirip cebe atmaktan" sanık.

Almanya’ya gitse yargılanacak.

Ve Başbakan olsun, Adalet Bakanı olsun (tıpkı geçen gün AKP Genel Başkan Yardımcısı’nın belgeli rüşvet rezaletinde olduğu gibi) tüm bunları görmezlikten geliyorlar.

Alman savcı harekete geçiyor da Türk savcılar oralı değil.

Ve Alman savcı, Türk hükümetinin soruşturmanın durdurulması için baskı yaptığını söylüyor...

*

İşte böyle; göbeğini kaşıyan adam.

Bilmiyorum bir şey anladın mı?..

Bence bir an için göbeğini kaşımayı bırakıp kafanı kaşısan, ben diyorum ki bir ihtimal anlarsın.

Ama bu çok düşük bir olasılıktır.

Çünkü ne okursun, ne izlersin, ne görürsün...

Ne anlarsın...

Ve tüm bu rezillikleri, vurgunları, soygunları, düzenbazlıkları sana güvenerek yaparlar...

Senden aldıkları oyla aslında seni soyarlar da anlamazsın sen...

Sen göbeğini kaşımaya devam et istersen...


6 Eylül 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Anne... (1)


CUNDA’da onu evin önünde ilk gördüğümde ağzında çöplükten aldığı bir ekmek parçası vardı. Kimse ekmeğini elinden almasın diye etrafa bakınarak, adeta küçülerek ve sinerek gitti.

Arka sokakta bir inşaatta yavrularının olduğunu söylediler.

Sonra göz göze geldik; bir kangal.

Buralara nasıl gelmişse, kulaklarını kesmişlerdi, yüzünde inanılmaz bir korku ve hüzün vardı. Alttan alttan bakarak "Yavrularım var, bana dokunmayın" der gibi kuyruğunu salladı.

(Bu durumlarda nedense ben de bir yerimi sallamam gerektiğini düşünürüm sanki.)

Bir süre sonra arkasında yuvarlana yuvarlana yol alan altı kişilik minik ordusu ile çıkageldi:

Altı tane uzun kulaklı av köpeği...

Andree, "Bak nelerimiz oldu?" diye müjde verdi. Baktığımda, buzluğumun kapağının yarısını paylaşıyorlardı.

*

Ben hiç böyle "anne" görmedim.

Acından geberse, yavruları yesin diye verilen yemekleri yemedi, kenara çekildi ve onlar doyduktan sonra kalanlarla yetindi. Geceleri el-ayak çekildiğinde bebeklerini boş arsaya çıkartıp nasıl eğittiğini uzaktan izledik. Anne, yavrularının sokakta kalacağını biliyormuş gibi, önce onlara çöp bidonundan yiyecek bulmayı öğretti.

Birisi bebeklerini sevdiğinde mutlu mutlu kuyruğunu salladı, hayvan sevmeyen birisini hissettiğinde, bebeklerini alıp gitti.

İnsan ya da başka bir canlı...

Bir annenin yüreğindeki şefkat, sevgi, korku, endişe ve koruma duygusu, bu kadar mı akıl almaz olurmuş?..

*

Şu an itibarıyla bebekler biraz daha büyüdüler...

Eşya taşımayı sevdikleri için, sabah kalkanlar kapılarının önünde değişik ayakkabılar bulabiliyorlar. Plajdakiler terlikleri ceplerinde dolanıyorlar. Önceki sabah bizim bahçede yarımşardan iki adet gözlük kılıfı vardı.

Sabahları yandaki arsa kalabalık oluyor. Herkes selamlaşıyor ve terliklerini aramaya devam ediyorlar.

Ama bizim mahalle onları sevdi.

Hepimizde "Panjurlar kapatıldığında ve herkes gittiğinde ne olacaklar?" burukluğu var. Sokaklarda aç kalacaklarını, ya belediyenin gelip onları öldürmesi olasılığını "insan" olarak bizler biliyoruz.

Haftaya size devamını yazarım.

Onlar bir aile.

Şimdilik her şeyden habersizler.


7 Eylül 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Sıra bizde...


İŞTE benim size altı senedir ezile büzüle, kahırlar içinde anlatmaya çalıştığım "Başbakan" buydu.

Ama siz anlamamazlıktan geldiniz.

"Sıra size gelecek" yazısını yazdığım günü hatırlıyorum; önce başlığa "Sıra bize gelecek" yazmıştım. Masamın etrafında hızla üç kez sağdan sola, üç kez soldan sağa dolandıktan sonra, vaziyeti düşünüp yeniden eski başlığa dönmüştüm:

"Sıra size gelecek..."

Oysa dün televizyona baktım:

Sıra bizde...

*

Altı senedir anlatamadım; bu Başbakan asla "demokrat" değildir...

Siyasete "Minareler süngümüz..." diye adım atan insanı, sanki bir demokrasi manifestosu sunmuş gibi karşıladınız.

(.........)

Bu Başbakan "çağdaş" da değildir.

Batılılığı-çağdaşlığı reddeden anlayışın simgesi haline getirdikleri türbanı-tesettürü yanında taşıyan ve kadrolarını türbanlı hanımlar ordusundan kuran insanı "çağdaş" sandınız.

(.........)

Bu Başbakan "hukuk" da tanımaz...

Seçimlerde aldığı yüzde 46 oyu hukukun üstünde gören ve halk desteğinin mahkeme kararlarının üzerinde olduğunu açıkça söyleyen insanı "hukuki" saydınız.

(.........)

Bu Başbakan "Türkiye’yi AB’ye sokacak adam" da olamaz...

Çünkü AB; demokrasi, hukuk, laiklik, çağdaş yaşam biçimi demektir. Bunlardan bir tekine sahip olmayan insandan, Türkiye’yi "AB’ye sokmasını" beklediniz.

(.........)

Bu Başbakan "AK" da değil...

Ormana yapılan villadan gıda dağıtım şirketine... İki kamu bankasından verilen 350’şerden 700 milyon dolarla damada alınan medya şirketinden gemiciğe... Burs paralarından kral hediyelerine... Çevresindekilerin yolsuzluklarını görmemesinden kendisini koruyan dokunulmazlığı (millete söz verdiği halde) kaldırmamasına kadar...

*

Üstelik bu Başbakan artık gerçek kimliğini gizlemiyor; haksız-hukuksuz, demokrasiye tahammülsüz, çağdışı ve saldırgan...

Ve sıra bize geldi.

Sıra size de gelecek.


Bekir CŞKUN

O9 Eylül 2008
kitapsiz



Başbakan ile karpuzcu...


DÜNYANIN hiçbir demokratik-laik ülkesinde, "laiklik karşıtı eylemlerin odağı" olmuş birisini orada "başbakan" olarak oturtmazlar.

Bir dakika bile...

Devletin en yüce mahkemesi tarafından, devletin en temel ilkesini yıkma eyleminin merkezi olduğu tespit edilen birisine, devleti teslim etmezler.

Bir saniye dahi...

*

Kamyon şoförü bile yapmazlar adamı...

Eğer şoförün "şirket kurallarına karşı eylemlerin merkezi" olduğu tespit edilmişse... Onu kamyonun direksiyonuna oturtmazlar...

Aşçı yamağı yapmazlar...

Ustanın en temel ilkesine "karşı eylemlerin odağı" ise yamak...

Aşçı yamağı olamaz..

Yasalarda yazılı; memur olamaz...

İşçi olamaz...

(.........)

Patronlar "AKP kapatılmadı" diye bayram edip sevindilerse de hiçbir patron şirketinin en önemli ilkesine karşı eylemlerin odağı olmuş birisini CEO yapmaz...

Müdür de yapmazlar o şirkette adamı...

Şef de...

Garaj bekçisi de...

(.........)

Karpuzcu da olamaz...

Karpuzcuların en temel ilkesi; içi kırmızı karpuz satmayan, kırmızı karpuz satılmasına karşı eylemlerin odağı haline geldiği müşteriler tarafından tespit edilen karpuzcuya karpuzculuk yaptırmazlar...

*

Ama siz...

Siz Tayyip Erdoğan’a başbakanlık yaptırtıyorsunuz...

Devletin en temel ilkesi olan laiklik karşıtlığının merkezi haline geldiği Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edilen Tayyip Erdoğan’a ve partisine devleti teslim ediyorsunuz.

Bu suçtur...

Bu garabete sessiz kalan, göz yuman, katlanan herkes Türkiye’ye karşı suçludur...

Anlamanız için şoförün dolabınızı bir başka adrese götürüp bırakmasını... Ya da beyaz karpuz almanızı bekleyemez Türkiye...

Tayip Erdoğan orada oturmamalı...

Bir saniye bile...

10 Eylül 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Makbuzla cennete gitme deneyi...


YERALTINDAKİ büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC) ile 13.7 milyar yıl öncesine dönerek, evrenin oluşumundaki büyük patlamayı oluşturuyorlar. Böylece maddeye kütle kazandıran "Higgs parçacığını" bulmaya çalışıyorlar.

Sonra ne oluyor?

Evrenin oluşumu çözülüyor.

(.........)

Başkentin ünlü Mogan Gölü ise kurumuş, göl sakinleri dün itibarıyla göle bakıp "Niye kurudu anlayamadık" diyorlar.

Suyunu kesmişler gölün...

Göle su gelmiyor...

Çözemiyorlar:

"Şimdi bu göl, bu niye kurudu, bu nasıl kurudu, hayret bir şey bu..."

*

Cern’deki yeraltı laboratuvarlardaki denemede; evrenin yarısının anti maddeden oluştuğu varsayılıyor. Higgs parçacığının keşfedilmesiyle, evrenin bilinmeyen kısmına ne olduğu da ortaya çıkacak. LHC’nin içindeki oluşum, "kara deliklerin" de sırrını çözecek diyorlar.

(.........)

Dün fındık üreticisi soruyordu:

"Biz bu hükümete oy verdik, peki biz niye mağduruz?.."

Çiftçi tam elli yıldır yerin üstünde deney yapıyor. Ekiyor, biçiyor, terliyor, yoruluyor, pazara götürüyor, satıyor.

Her seferinde mağdur, yazgısı kara, cebi delik...

Hem karası var hem deliği, ama kara deliği bilemiyor.

*

LHC dedektörü, büyük patlamadan hemen sonra evrenin ilk mikrosaniyelerinde daha protonlar oluşmadan ortaya çıkan kuark ve gluonları dedekte edecek. Böylece anti madde oluşumu belirginleşecek.

(.........)

Cennete gitmek isteyenlerin Deniz Feneri’ne makbuz karşılığı verdikleri paralar da bir tür deney sayılır.

Cern’deki evrenin oluşumuna doğru yatay gidişe karşın, bu Cennet-i Álá’ya doğru dikey gidiş...

Makbuz cepte...

Vatandaş cennete gitti gitti...

Gitmedi...

AKP yandaşları umutlu ki, daha önceki gün Tayyip Erdoğan’ı görünce bağırdılar:

"Türkiye seninle gurur duyuyor..."

Değil 13.7 milyar yıl öncesini, içinde bulunduğu anı kavrayamadı arkadaş.

13.7 milyar yıl sonra belki...


Bekir COŞKUN

11 Eylül 2008
botanical

Mürekkep ve káğıttan ibaretiz...


MÜREKKEP ve káğıt... Gazetecinin kanı ile eti.

Bizler aslında her gün oturup baştan baştan insanlara mektup yazarız. Aralıksız, her gün, her gün...

O káğıtlara yazarız, o mürekkeplerle...

Káğıtlarımız ve mürekkeplerimiz olmadan olmaz.

Ve mürekkep kokusunu sever, bir sevgilinin teni gibi káğıt bobinlerini okşarız...

*

Bizim gruba yöneltilen suçlamalara ve iktidarın ipe-sapa gelmez iddialarına hiç girmek istemezdim doğrusu. Çünkü grubun beni ilgilendirmeyen bir sürü işi vardır, benim ise küçücük köşemde yıllardır anlatmak isteyip bizimkilere dahi anlatamadığım savlarım.

O kadar...

Ama işin içine Hürriyet’in káğıdı ve mürekkebi girince...

(.........)

Hadise şu: Bir AKP Genel Başkan Yardımcısı var; Dengir Fırat...

Alakasız "Dingil" yazım üzerine "Dingil benim" diye beni mahkemeye verdiği için dikkatli yazıyorum bu sefer:

Dengir...

Evet, Dengir Bey (elbette Başbakan’ın emri üzerine) önceki gün basın toplantısı yaparak, Hürriyet’in káğıt-mürekkep kullanımında fiyatları pahalı gösterip küçük tüketiciyi zarara uğrattığını iddia etti. Oysa bu iddia taa 2001 yılında Star Gazetesi tarafından ortaya atılmış, müfettişler tarafından araştırılmış, sonunda Star Gazetesi’nin haberi doğru olmadığı için mahkeme tarafından tazminata mahkûm edilmişti.

Demek ki Ding...

Pardon, Dengir Bey yeni duydu.

Ayrıca Hürriyet yöneticilerinin hiçbirinin "dokunulmazlık" zırhı yok... Devletlerine ve milletlerine hesap vermekten kaçınıp "dokunulmazlıkların" arkasına sığınmazlar, onlar şerefli insanlardır.

İktidarın gücü var, bizler ise mürekkep ve káğıttan ibaret...

*

O mürekkep ile káğıt, gazetecinin eti ile kanıdır.

Onlarsız olmaz.

O mürekkeplerle o beyaz káğıtlara yazdıklarımız, insanlığa sevda mektuplarıdır aslında, iyi bakın...

Kir götürmez...

Gırtlaklarına kadar gömüldükleri yolsuzluk-avanta-soygun çukurundan kafalarını uzatıp mürekkep ve káğıdımıza laf söylerlerse...

Canımız yanar...


Bekir Coşkun

12 Eylül 2008
kitapsiz


Balyoz...

SAHİL Güvenlik botunun yanındaki iskeleye bağlı, mültecileri kaçırmakta kullanılan ama yakalanmış bir kayık gösterdiler bana.

Altı metre kadar, eski, sağına-soluna yamalar yapılmış, içine kötü bir kırmızı boya sürmüşler.

Hiçbir şey yok kayıkta.

Bomboş...

Daha çok devler için yapılmış bir tabuta benziyor.

Sadece tam ortasında kocaman bir balyoz duruyor.

"Bu balyoz?..."

"Kayığı batırmak için..."

*

Ortadoğu ülkelerinde batıya kaçmak isteyen insanlar her şeyi deniyorlar.

Kimi zaman balıkçılarımız cesetlerini topluyor denizden, kimi zaman TIR’larda havasız kalıp ölenleri tarlalara atıyorlar, kimi zaman bir uçağın tekerleğine sarılıp batıya uçmak isteyen bile çıkıyor.

Bizim Sahil Güvenlik (Dünyanın en iyi Sahil Güvenlik’lerinden birisidir) genelde her gece denizden topluyor onları.

Ama aynı gün binlercesi yola çıkıyor; İran’dan, Suriye’den, Irak’tan, Yemen’den, Pakistan’dan, Mısır’dan, Kuzey Afrika’dan, Arabistan’dan...

Geri kalmışlıktan kurtulmak için ölümüne kaçıyorlar.

Göz göre göre yaşamlarını hiçe sayıp, yüzde üç-beş şanslarını deneyip, istedikleri o yere ulaşmayı deniyorlar:

Uygarlığa...

*

O kayığın içindeki balyoza uzun uzun baktım.

O insanlar bir çürük kayığa doluşup, devriyeler gözüktüğünde belki de yaşamlarına inecek balyozu ayaklarının altına alarak uygarlığa doğru yola çıkarken, Türkiye onların kaçtığı yere doğru koyulmuş yola...

Müslüman ülkeler içinde laik ve çağdaş kimliğe sahip tek ülke Türkiye’nin insanları, yüzlerini dönmüşler ortaçağa...

Giderek Arabistan’a benziyorlar...

Giderek İran’a...

Devletin en tepesinden, Mahmutpaşa çarşılarına kadar...

Her gün binlerce insan ölümüne uygarlığa doğru kaçmaya çalışırken, Türkiye’nin yönü tersine tersine...

O balyoza uzun uzun baktım.

Bir millet kendisine sunulmuş çağdaşlık denilen nimetin farkında bile değil... İnsanların kaçıp kurtulmak istediği yere doğru almış başını gidiyor.

Nasıl olur?..

Canım sıkıldı...

O balyoz kaç gündür gözümün önünden gitmiyor...


Bekir COŞKUN
13 Eylül 2008
botanical
Anne... (2)

O gece sabaha karşı yağmur-şimşek-fırtına sesi ile uyandık. Bu yazın ilk şiddetli yağmuru yağıyordu Cunda'nın üzerine.

İlk aklımıza gelen, yandaki tarlanın ortasında yavruları ile yatan anne kangal oldu. Andree ile ayakkabılarımızı bile giymeden fırladık.

Yoldan denize doğru bir dere oluşmuştu, tarla ise sanki göl. Ve anne, yavrularının etrafında hızla dönüyor ve bağırıyordu. Onun o sesini belki de hiç unutamayacağım. Havlamak ile ağlamak arasında, yardım mı isteyen, yoksa tehlikeye karşı koyuş mu, bir annenin çığlığı ki...

Arada bir yandaki binanın saçağının altına koşuyor, yavrularına buraya gelin der gibi dönüp bakıyor, sonra yıldırım gibi onların yanına dönüyordu.

Yavrular ise ilk kez tanıdıkları yağmur karşısında şaşırmış, su birikintisinin içinde çırpınıp duruyorlardı.

Anne bizi görünce bir bize doğru, bir yavrularına koşmaya başladı.

Onları kucaklayıp alt kattaki bizim atölyeye taşıdık, havlularla kuruladık, bir minderin üstüne altısını dizdik.

Hemen uyudular...

Anne kapının aralığından bizi izledi, yavrularına kötülük yapılmadığından emin olduktan sonra sokulup kuyruk sallayarak, giysilerimizi öperek, muhtemel bir başka tehlikeyi mi önlemek istedi, yoksa teşekkür mü etti, bilemeyiz...

* * *

Bütün mahalle onları sevdi.

Firuzan Hanım (şair Orhan Veli'nin kız kardeşi), ressam Özen Tokatlı, heykeltıraş Sakine Özkan, komşularımız Ümmiye ile Musa, Seyhan ile Nazik, "Kaptan"ın eşi Kübra Hanım, Ayvalık eşrafından Rıza Bey...

Mahallede oturan genç-yetenekli veteriner Furkan Kamburoğlu tüm aşı ve testlerini yaptı.

Mahallenin tek emekçisi sevgili Hayrettin'in gözü bebeklerde.

Bir gece yine sabaha karşı yavrular ağladığında, komşumuz Nurcan Hanım ile Andree'nin yan yana tarlanın ortasına doğru yardıma koştuklarını görmüştüm.

(.........)

Sonra ne olduğunu size haftaya anlatırım.

Bize gelince; bu mahalleyi artık daha çok seviyorum. İyi insanları burada toplamışlar sanki. Her birinin boynuna sarılıp yanaklarından öpmek geliyor içimden. Bu insanların arasında olmak, onlara selam vermek, her sabah merhametli yüzlerini görmek ve boyunlarına sarılmak...

Kimi zaman bir taşın üzerine çıkıp bağırsam diyorum:

"Sağolun komşular..."

İşte; bir anne köpek ile yavruları bizi böyle yaptılar...

Bekir Coşkun
14/09/2008
kitapsiz


Baykal keyfi...


DÜN medyadaki o habere uzun uzun baktım; adeta müjdeler veriyorlardı televizyonlar-gazeteler hepimize:

"Baykal, Cumhurbaşkanı Gül ile samimi hava içinde..."

"Gül-Baykal sıcaklığı..."

"Baykal, Gül’ü, ’Sayın Cumhurbaşkanım’ diye selamladı..."

Tebrik ederiz...

Aferin...

(.........)

Ben size söylemiştim; Baykal’ın öyle iktidar-miktidar olmak gibi bir derdi asla yok, o duruma razı...

Mutlu...

Rahat...

Anamuhalefet Partisi Lideri olarak geziyor, tozuyor, protokolde yerini alıyor, konuşuyor, her gün medya kendisinden söz ediyor...

Bu kadar...

Bu da ona yetiyor.

*

Bakın:

İktidar boğazına kadar yolsuzluğa, vurguna, soyguna battı.

Her gün bir suiistimal, avanta, hırsızlık haberi medyada patlıyor. Ve tümünün içinde iktidarın adamları var.

Laiklik, cumhuriyet, hukuk, demokrasi gibi kamburlarını bir yana bırakıyorum.

Holdingler ve iktidarın aveneleri zenginleşirken; giderek yoksullaşan dar gelirliler, iflas eden esnaf, ağlaşan çiftçi, kredi kartlarının taksitini ödeyemeyen insanlar, hayatı tatsızlaşan aileler, babalar, analar...

Herkes aldatıldığını anladı...

AKP’ye oy verenler dahi pişmanlar, açık açık "elimiz kırılsaydı" diyorlar.

Ancak tek sorun var:

Tayyip Erdoğan iktidarının yerine koyacak bir şey yok...

*

Deniz Baykal’ın yakasına yapışmış büyük günahtır bu:

Bu milleti AKP’ye mahkûm etmek...

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olmuş bir iktidarı, TBMM çatısı altında birlikte oturarak meşrulaştırmaktan başlıyor vebal... Orada oturmaması gerektiğini söylediği kişiyi "Sayın Cumhurbaşkanım..." diye selamlamaya kadar uzanıyor.

Görüyorsunuz arkadaşı; rahat, mutlu...

Keyifli...


Bekir COŞKUN
16 Eylül 2008
botanical
Ters takla...

ALTI senedir AKP’yi göklere çıkartan, bu Başbakan’a yalakalık yapa yapa bitiremeyen yazarlara bir şey oldu.

İki arada bir derede kaldılar.

Ve yine döndüler...

Kimisi Başbakan’a çatıyor aslanlar gibi.

(Ki biz buna döneklik literatüründe "ters takla" diyoruz.)

Kimisi akıl veriyor.

Kimisinin kafası karışık; ya iktidar-grup ilişkileri normalleşirse... Başbakan’ı kızdırıp da sonra açıkta kalırsa yazar?..

Olsun...

Yine döner adam, azar azar.

Dönmek, dönekliğin şanındandır.

*

Bence kötü haber; bu durum yazar için iyi olmadı. Çünkü Başbakan bir daha onu uçağına bindirmeyecek.

Kaldı mı yaya...

Oysa geyik derisi uçağın döner koltuğuna oturup Başbakan’ın daha da gözüne girmek için o sorular ne hoştu:

"Sayın Başbakanım, Türkiye’yi getirdiğiniz bu güzel noktadan, daha güzel bir noktaya götürürken, en çok üzerinde durduğunuz güzel nokta konusundaki önemli bir noktayı açıklar mısınız?.."

Başbakan’ı kim tutar...

Ve yanıtlar:

"Buyurduğunuz bu noktalarda..."

*

Ben size söyleyeyim:

Başbakan sizi uçağına da almayacak...

Kızdı çünkü...

(........)

Öyle üzülmeyin ama; bulunur bir yolu.

Her dönemde nasıl döndüyseniz, herhalde vardır bu işin bir usulü...

*

Ama yazık ettiniz Türkiye’ye...

Herhalde bu "ters takla"nın sebebi; Başbakan’ı yeni anlamadınız.

Siz; altı yıldır ülkemizin ortaçağa doğru sürüklendiğini, çağdaşlıktan uzaklaştığını, insanların din-iman ile aldatıldığını, Türkiye’nin bir dinci diktaya doğru gittiğini gizlediniz.

Kandırdınız insanları.

Tam altı yıldır...

Hiç vicdan yok sizde.

Hiç...

Bekir Coşkun
17 Eylül 2008
botanical
Göbeğini kaşıyan adam Deniz Feneri’ndeydi...


DENİZ Feneri rezaletinin iki ucunda da göbeğini kaşıyan adam vardı.

Almanya’da; cennete gitmek için götürüp bu düzenbazlara para veren oydu... Türkiye’de ise; o düzenbazların topladıkları paranın bir kısmı ile dağıtılan makarnayı-nohudu alıp, AKP’ye oy veren...

Her iki ucunda da o vardı rezaletin...

Almanya’da para vererek...

Türkiye’de nohut-mohut alarak...

İşin ortasında da işte o bildiğiniz; göbeğini kaşıyan adamı kullanıp parasal ve siyasal güç elde eden düzenbazlar...

*

Tüm sorunlarımızda olduğu gibi, Deniz Feneri rezaletinin asıl sebebidir; göbeğini kaşıyan adam.

Asla aymaz...

Asla uyanmaz...

Asla gözü görmez, kulağı duymaz, kafası çalışmaz.

Şu an dahi Alman savcıya içerlediğinin, soygunu yazan medyaya kızdığının, Alman hukuk tarihinin bu en büyük dolandırıcılık olayını (Alman yargıç Johann Müller’in dünkü açıklamasıdır) laikçilerin tezgáhladığını düşündüğünün, kendisini aptal yerine koyanlara değil bana küfrettiğinin en yakın tanığıyım.

Ve ilk seçimde yine AKP’ye oy verecektir.

Göreceksiniz...

Tüm kirli düzenlerin, yağma sistemlerinin, ahlaksız yönetimlerin, soygun ve vurgunların besleyicisidir o...

Eğer Almanya’ya tarihinin en büyük dolandırıcılık skandalını Türkler yaşattılarsa, bu ancak onun sayesinde olmuştur. Demek ki Almanların fazla göbeğini kaşıyan adamları yok.

Düzenbazlar ondan güç alırlar.

Din-iman istismarcılarına, insanların saflığından ve ahmaklığından yararlanıp iktidar olanlara o bu olanağı sağlar.

*

Kimi zaman kendi kendime, "Soyulan, aldatılan, yolunan o... Yoksullaşan da o... Senin her şeyin var... Sana ne oluyor, durup dururken küfür yiyorsun" derim.

Ama çocuklar gelir gözümün önüne.

Genelde ve çoğunlukla çocukları onlar doğurmuş olsalar bile, o çocuklar bizim çocuklarımızdır.

İşte bu sefer de böyle yaptı; Almanların ortaya çıkarttıkları Deniz Feneri rezilliği onun sayesinde bir utanç olarak düşmeyecek yakamızdan.

Odur sebep; göbeğini kaşıyan adam...

Bekir Coşkun
18 Eylül 2008
botanical
Erbakan iki...

BEN size altı sene önce söylemiştim; biz Erbakan’dan kurtulduk derken, iki Erbakan’ımız oldu diye.

Giderek bu kadar mı benzer insan.

Kapatın gözünüzü...

O...

Koyun Erbakan’ın ilk çalıştığında patlayan "Gümüş motor"unun karşısına bunun tek projesi virajı alamayıp devrilen hızlı trenini...

"Kanlı mı olacak, kansız mı" vecizesinin yanına getirin "minareler süngümüz"ü...

Balgat yerine Keçiören...

"Milli kalkınma hamlesi" eşittir; "Muasır medeniyet seviyesinin bile üstüne çıkma noktası" lafı...

"İnşallah yüz milyonluk vatan evladı"nın paralelidir; "En az üç çocuk"...

Şevki Yılmaz, bunun Bülent Arınç’ı...

Öbürünün Recai Kutan’ı, bunun Abdullah Gül’ü...

İlkinin Mercümek’i, bunun Deniz Feneri...

Torba altınların, kayıp trilyonların yerine koyun; Gıda Dağıtım A.Ş.’yi, sünnet altınlarını, gemicikleri...

*

Ve Başbakan olduğu günlerde, yolsuzlukları-üçkáğıtçılıkları yazan gazeteler için "montajcı basın" diyordu, 1’incisi.

Bu 2’ncisi gibi...

O zamanlar Türkiye gırtlağına kadar yolsuzluğa, çetelere, hırsızlıklara boğulmuştu da, kürsüye çıkıp gözleri havada iki tur fır fır döndükten sonra anlatıyordu yandaşlarına:

"Şu montajcı basının yaptığı şey gulu gulu dansıdır..."

(.........)

Bu da keza...

Dönüp kendi çevresinde peş peşe patlayan yolsuzluklara, soyguna, suiistimallere, avantalara bakmıyor da medyayı suçluyor.

Ben bunu daha önce görmüştüm; iddialara hiç değinmiyor, yolsuzluk-hırsızlıkları ağzına bile almıyor, dönüp kendi haline bakmıyor...

Sanki bu rezaletler hiç olmamış gibi...

Alakasız iddialar ortaya atıp medyayı suçluyor.

Bu kadar mı benzer insan.

*

Ve sonları...

Bu yolsuzluklara göz yummanın, bu ihalelerin, bu kamu bankalarından alınan paraların, bu kadar çok dosyanın er-geç hesabı sorulur.

Kim affedecek bu 2’ncisini?..

Göreceğiz...


Bekir Coşkun
19 Eylül 2008
kitapsiz



Vatan nasıl kurtuldu?..


KAYSERİLİ vatandaşlar, Kayseri Kalesi’nde Bizans bayrağı görünce koştular.

Toplananlar, bir dizinin çekimi için temsili asılan Bizans bayrağının indirilmesini isteyip "Vatan bölünmez" dediler.

Duyan yetişti...

Dizinin yönetmeni, "Arkadaşlar dizi çekiyoruz, yani sahici Bizans değil..." bu dediyse de, kalabalık bir ağızdan bağırdı:

"Bizans defol..."

Bu Bizans tehdidi karşısında kalabalık giderek büyüdü.

Bu tek eksik vardı:

Bizans diye bir devlet yoktu.

(.........)

Olsun...

Ben de bu durumlara çok kızarım.

Yurtdışında ne zaman duvara asılı bir Türkiye haritası görsem, bir koşu gidip sağ alt köşesine bakarım:

Hatay duruyor mu?..

Bu; varlıklarımızı sahiplenemediğimiz için, her an aklımızda bulunan "Bir şeyimiz elden gidiyordur..." düşüncesinin normal refleksidir.

Vatan elden gidiyor, din elden gidiyor, bayrak elden gidiyor, laiklik elden gidiyor gibi...

*

Kayserililer "Bizans defol" dediler.

Eğer Kayserililer bunu yapmasaydı, insanlık tarihinde ilk kez olmayan bir devlet, bir yeri ele geçirecekti.

Bizans yok çünkü...

(.........)

Ama Ermenistan var.

Ve Ermenistan, Kayseri’ye kadar olan vatan parçasını ister.

Kayseri’nin yetiştirdiği ve en yoğun oyla desteklediği Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, geçen gün istem ve iddialarını asla geri almayan Ermenistan’a gidip ellerini sıktı mı?

Sıktı...

Kayserililer, "Türkiye seninle gurur duyuyor" diye karşıladılar mı?..

Karşıladılar...

Peki bu olmayan Bizans’a "Bizans defol!" ne oluyor?..

(.........)

Kimi Kayserili vatandaşlar, "Hücuma geçip Bizans bayrağını oradan indirelim" dediler. Polis geldi...

Ve yönetmen, Bizans’ı katlayıp çantasına koyup gitti.

Vatan kurtuldu...


20 Eylül 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Anne... (3)


ŞU gökkubbe altındaki tüm anneler aynı.

Elinde file ile evine koşan anneyle, ağzında yiyecek kırıntısıyla yuvasına dönen serçenin, o gizemli annelik duyguları arasında hiç fark olmamalı.

Ceylanlar yalayarak yavrularının saçlarını tararlar.

Bir kedinin yavrularını yemeğe çağırırken çıkarttığı ses ile bizim annelerimizin camı açıp "Çocuklar yemek hazır..." diye sokağa seslenmeleri nasıl da benziyor.

*

Anne kangal, o gün son kez altı yavrusu ile kumsalda oynadı.

Kimi zaman Andree ile oyunlarına biz de katıldık, burnumuzu çeke çeke...

Anneye, "Sen bebeklerini sütünle büyüttün, ama onları besleyemezsin... Yazlıkçılar gittiğinde, panjurlar kapatıldığında, buralar ıssız ve sessiz olacak... Sizlere yemek veren kimse kalmayacak mahallede... Yavrularını elinden alıyoruz sanma, ama onların mutlu yaşamaları için bize ve sana ağlamak düşüyor" dedim.

Bütün anneler gibi bunu anlamadı...

(.........)

Sonunda....

Sarımsaklı’da bahçeli bir evleri olan, belki binlerce çocuğumuza fazilet dersi vermiş öğretmen Şükran Hanım ile eşi Sebahaddin Kıymetli "Leydi"yi aldılar, haftaya onu görmeye gideceğiz.

Dostlarımız Naci-Gülgün Tuncay, iki bebeği Yalova’daki çiftliklerine istediler. Komşularımız Birsel-Necati-Seda Kutlu ailesi arabaları ile götürdüler bebekleri. Sevgili Naci tekne tasarımı-yapımı ile uğraşırken, bebeklerin aletlerin sapını yiyerek ona yardım ettikleri haberleri geliyor.

İki bebeği; genç mühendis çift, Canan ile Süleyman Hacımusaoğlu gelip aldılar, Antalya-Demre’de işlettikleri Hoyran Köy Evleri’nde iki kardeş oynarken ilk görüntüleri geldi bilgisayardan.

Birisi kaldı, biraz çaresiziz.

Ayakları büyük olduğu için adını "Postal" koyduk.

Onu Ankara’ya götürüyoruz, bizim oğlumuz oldu.

Gününün bir kısmını kimsesiz ve hasta hayvanlara ayıran Veteriner Hekim Furkan Kamburoğlu annenin bakımını üstlendi.

Daha şimdiden, İstanbul’a dönen komşularımız Ali-Şükran Hoca’lardan ilk koli mama ulaştı bile anneye.

(.........)

Anne, Postal ile aşağıda oynuyor. Ben yukarıda yazımı yazarken, káinatın en anlamlı yapıtının, bu annelik duygusu olduğunu düşünüyorum.

Bir ucunda aşk, öbür ucunda gözyaşı olan annelik...

Ve anneler geçiyor gözümün önünden.

Yanaklarımı silerek selamlıyorum tüm anneleri...



Bekir COŞKUN
21 Eylül 2008
kitapsiz


Kanlı oluyor...


BENCE Erbakan’ın o "Kanlı mı olacak, kansız mı?" sorusu doğru bir soruydu.

Evet, kanlı oluyor.

O içerde kendini asan bilim adamları, son nefesini cezaevinde verenler, hakkındaki iddiayı dahi bilmeden hapishanelerde çürüyenler, ancak ölümcül hale gelince bir sedye ile salınanlar...

(.........)

Koğuşunda düşüp beyin kanaması geçiren Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı, emekli Orgeneral Şener Eruygur’un durumu iyi değil diyorlar.

Sadece bu son birkaç yıl içinde canından olanlara bir bakıverin.

Kanlı mı oluyor?..

Kansız mı?..

*

Konumları-durumları ne olursa olsun, inandıkları idealler uğruna direnenleri, gururları rahat bırakmaz.

Duygusallıkları onları çabuk yaralar.

Acı çekerler.

Ve çabuk ölürler.

(.........)

Öbürleri gibi kayıp trilyonu cebe atıp, sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi utanmadan toplumun karşısına çıkamazlar...

Ya da:

Öbür o arsızlar gibi inançlı insanların parasını alıp, yoksullara yardım edeceğim diye safları dolandırıp, sonra hiçbir şey olmamış gibi sırıtarak ortalıkta dolanamazlar.

Ya da, ya da:

Suçlandıkları kirli dosyaları yasal dokunulmazlıkların arkasına saklayıp, bir ulusun gözünün içine baka baka gerinemezler.

(.........)

Konumları-durumları ne olursa olsun...

Yüreğinde yurt sevgisi olduğu için başı derde girenler... Kendi çıkarları için değil, ülkenin çıkarları için üzerine çullanılanlar...

Öyle arsızca gülüp geçemezler.

Endişeleri vardır.

İçlerindeki gurur yer-bitirir onları.

Ve çabuk ölürler.

*

Kaçıncı kişidir bu cezaevinden sedyeyle çıkıyor.

Bence o doğru bir soruydu.

Evet...

Kanlı oluyor...


23 Eylül 2008
Bekir COŞKUN
botanical
İyi durumlar...

"Sayın şeyim, durumumuz kötü..."

"Sen kimsin?.."

"Çiftçi..."

"Bak kardeşim, senin durumun iyi..."

"Valla iyi değil..."

"Yani iyi olmazsa iyi olur mu?.. Şurada açık açık söylüyoruz... Nerden çıkartıyorsun iyi olmadığını..."

"Durumumdan çıkartıyorum..."

"Neyi?.."

"Durumumu..."

"Eeee... Bakınız en çok büyüyen on ekonomi arasındadır Türkiye... Bir başka noktadan buraya gelinmiştir... Artık kriz korkusu var mı, yok... Vatandaşımız huzur içinde... Ama felaket tellallığı yapıp diyorlar ki durum kötü... Sen kim oluyorsun?..."

"Çiftçi..."

"Ne diyorsun?..."

"Durum kötü..."

"Bakınız kalkınma itibarıyla ileri bir seviyede bulunuyoruz. Yabancı yatırımcı koşarak geliyor... Niye?... Çünkü aradığı güven zemini ve ileriye dönük istikbal burda mevcut da onun için... Ama kafaları basmaz... Tutturmuşlar kriz... Kim diyor bunu?... Anlamayanlar diyor... Şimdi ben sorarım adama..."

"Sorun sayın..."

"Sen kimsin?..."

"Çiftçi..."

"Biz ne yaptık, hortumları kestik... Allah’ın izni ile oradan aldık buraya verdik... Sen ne diyorsun hálá orada, çirkef at izi kalsın... Ahlaksızlığın daniskasıdır bu yapılan... Soralım bakalım vatandaşımız Ahmet efendiye, Mehmet efendiye..."

"Buyrun..."

"Sen kimsin?.."

"Çiftçi..."

"Ne konuşuyorsun?..."

"Durumumuz iyi değil..."

"Taa senin durumuna... Terbiyesiz... Ben ne diyorum, sen ne diyorsun... Ahlaksız... Utanmazlığın dik alası bu kadar olur... Nankör... Makul vatandaşlara sesleniyorum..."

"Efendim..."

"Sen kimsin?.."

"Çiftçi..."

"Hastttt...."

Bekir Coşkun
24 Eylül 2008
botanical
Öylesine Başbakan...

MERAK ettim; Başbakan "Bu gazeteleri almayın, evinize bile sokmayın" dedikten sonra tirajımız çok mu düştü?..

Önceki gün korka korka Hürriyet’in satış-pazarlama koordinatörü Ufuk Utkusoy’u arayıp usulca sordum:

"Herkes Başbakan’ı dinledi, Hürriyet almaktan vazgeçti de tirajımız da diplere kadar çok düştü mü?.."

Ufuk yanıtladı:

"Arttı..."

Artış, üç-beş promosyon getirisi kadar.

Niçin?..

*

Çünkü Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin sevilen-sayılan, toplumu etkileyip sürükleyen bir lideri değildir.

Sadece zorunlu nedenlerle "Başbakan"dır.

Yerine koyacak bir şey bulamadığı için bu koca memleket, mecburiyetten orada "Başbakan" olarak oturmaktadır.

O kadar..

Ona hayran ve onun gibi bir kesim elbette var olmasına var.

Ama onlar zaten gazete okumazlar.

Okumak-yazmak gibi bir dertleri yok onların.

Başbakan, "En az üç çocuk yapın" dediğinde "Hay hay..." diye bunu hemen yerine getirdikleri ve o hemen gece talimata uydukları olasıdır.

Ama "Bu gazeteleri okumayın" talimatı?..

Yok ki gazete-okumak-mokumak...

*

Bu kadar kir-pas, yolsuzluk, vurgun, avanta iddiasından, gökten yağan şaibeden sonra, kimse Tayyip Erdoğan’a güvenmiyor, ondan...

İnananı yok.

Beğenenleri azaldı.

Ona oy verenler dahi artık gitmesi gerektiğini açık açık söylüyorlar. Patronlar çıkarları için tanıdıkları toleransı geri aldılar. Medyada yalakaları bile umutlarını kestiler, her Allah’ın günü eleştiriyorlar ve döndüler.

Orada hálá duruyorsa, o tek şansındandır:

Yerine koyacak bir şey yok...

(.........)

Yerine koyacak bir şey çıkana kadar öyle oturacak arkadaş orada. Güven vermeyen, inandırıcı olmayan, sevilmeyen, istenmeyen, şüphe ve endişe ile bakılan...

"Bu gazeteleri okumayın, eve de sokmayın" dediğinde tirajların artması bu yüzden...

Öylesine Başbakan...


Bekir Coşkun
25 Eylül 2008
botanical
Dalgalar...

"7’nci dalga..." "8’inci dalga..." "9’uncu dalga..."

Daha dün Ankara’daki arkadaşları arayıp sordum:

"Bir şey oldu sanki, bu 10’uncu dalga mı?.."

"Öyle normal zamanda olmaz" dediler, "Dalga vakti şafakla..."

Olsun...

Biz türkümüzü söylemeliyiz bir ağızdan:

"Dışarda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Beni bu dertler oyalar

Aldırma gönül aldırma..."

*

İki dava var:

Birinci davada; gurbetteki saf insanlardan "yoksul din kardeşlerimize yardım" adına para toplayıp bavullarla Türkiye’ye getirmişler. Alman mahkemeleri bunun "Ucu Türkiye’de olan, Alman hukuk tarihinin en büyük dolandırıcılık" davası olduğunu karara bağladılar. İşin içinde Başbakan’ın adamları var.

İkinci davada; laik cumhuriyetin tehlikede olduğunu düşünen insanların (ki Anayasa Mahkemesi, iktidarın, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğunu karara bağlamıştır) çeşitli zaman ve ortamlardaki tepkileri...

Birinci davada; dolandırıcılar ellerini kollarını sallayarak dolanıyorlar. Üstelik Türkiye’yi yönetiyorlar...

İkincisinde?..

*

Üzerimize geliyor dalgalar...

Henüz ortalık ağarmadan...

Genelde sabaha karşıymış vakti dalganın.

O saatlerde yumruklanan ve bir hengameden sonra kapanan kapıların arkasında kalır; korku içinde çocuklar, sehpanın üzerinde dünkü gazete-gözlük, bir ağlayan kadın...

Olsun...

Susmak yok...

Bin canımız varsa, bini de çocuklarımıza feda olsun...

Biz türkümüzü söylemeliyiz, böyle zamanlarda:

"Dışarda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Beni bu dertler oyalar

Aldırma gönül aldırma..."

Bekir Coşkun
26 eylül 2008
kitapsiz


Başbakan tekme atabilir...


O sırada orada işini yapan muhabir arkadaşlarımızı azarlayıp "Terbiyesizlik, edepsizlik etme... Çekil oradan..." diyerek kovan Başbakan’ın aslında asabı bozuk.

Belki tekme de atar.

Ben tıfıl muhabirliğim sırasında öyle bir siyasetçi tanımıştım. Gazetecileri görünce sağ ayağını havaya kaldırır, öyle soru sormalarını beklerdi.

Ki muhabir arkadaşlarımız topallaya topallaya büroya döndüklerinde, onunla mülakat yaptıklarını bilirdik.

(........)

Başbakan’ın sinirleri bozuk.

Bir Genel Başkan Yardımcısı; Trakya’da köylülerin tarlasını ucuza kapatıp uluslararası holdinge pahalıya satmaktan ve makbuzla rüşvet almaktan suçüstü oldu, gitti...

Öbür Genel Başkan Yardımcısını; sevgili Uğur Dündar’ın sayesinde gördünüz, halkın gözleri önünde ne haldeydi...

Hayali ihracat..

Suiistimal...

Siyasi nüfuzu kötüye kullanma...

Eroin iddiası...

Partiyi birlikte kurdukları en yakın arkadaşı Adüllatif Şener’in sözlerini okudunuz belki, röportajında "Başbakan ve iktidardaki bazı önemli isimler Deniz Feneri ile iç içe... Dürüst, namuslu, kamu malını koruyan bir anlayış burada yok..." diyordu daha dün...

Taha Akyol dahi "Yoksa Ak değil mi?" sorusunu koymuştu köşesine...

Hasan Abi keza...

Televizyonları güya "ahlaki çizgiye çekecek" diye RTÜK’ün başına getirdiği Zahid AK-men, Deniz Feneri’nin kuryeliğinden, "Sizi ev sahibi yapacağım" diyerek gurbetçileri dolandırmaya kadar birçok suçtan zanlı...

Alman savcı onu arıyor...

(.........)

Say say bitmez...

Gökten yolsuzluk-rüşvet-yağma yağıyor başına.

Bir anda her şey değişti; tepetaklak gidiyor arkadaş.

*

Demek ki tam o sırada muhabir arkadaşlarımız Hasan ile Murat’ı gördü, işte oradaydılar...

Ben o psikolojiyi bilirim.

İnsan el, ayak, dil gibi kimi yerlerini tutamaz...

Bence muhabir arkadaşlar dikkat etmeli.

Başbakan tekme atabilir...



27 Eylül 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Bir sevgi hikáyesi...


KULAKLARI bir iner bir kalkar.

Her gece rüyamda bir yavru köpek koşar.

(.........)

Doğrusunu isterseniz sevgiler yüreklerimize gömülüdür, bir küçük torbada saklı begonvil tohumu gibi.

Onun filizlenmesi için "bir şey" gerekir.

Hani nasıl ki çiçekler güneşi görünce açar...

Şirin olmasaydı Ferhat’ın esamisi okunmazdı derler.

İşte böyle bir şeydir sevgiler.

Yüreklerde gömülü, saklı-gizli

Ne bileyim ben...

Bir gün görünce güneşi...

*

Bana çok çok sevmeyi bir köpek yavrusu öğretti.

Bir mukavva kutu içinde gelmişti evimize.

Nasıl dost olmuştuk, nasıl...

Tam 17 yıl...

Onsuz hiçbir yere gitmezdim.

Ya da onu istemeyen yerlere adımımı atmadım hiç.

Kimi zaman uzaklardaysam yalnız, telefon açardım Andree’ye:

"Bebeğim nasıl?.."

*

Sonra...

Sonra o gitti.

Ve ben bir şeyi bu kadar çok çok... Dürüstçe ve gerçekten sevmenin ne demek olduğunu o zaman anlamıştım.

Onu ararım hálá...

Bir an bile çıkmaz aklımdan.

Birlikte gezdiğimiz çayırlıkları, kumsalları tek başıma dolanır dururum, burnumu çeke çeke ve sanki o varmış gibi..

Kimi zaman çıkartıp koklarım çekmecemde sakladığım tasmasına.

Biliyorum bir daha gelecek değil...

Ama yine de saklarım su tasını.

*

İşte böyledir benim canlılara sevgimin hikáyesi.

Her sevginin bir yeşerteni var.

(.........)

Kimi zaman bulutların üzerinde...

Kimi zaman sislerin gerisinde...

Kulakları bir iner bir kalkar...

Her gece rüyamda bir yavru köpek koşar...



Bekir COŞKUN
28 Eylül 2008
botanical
Bize ağlamak düşer...

TASALANMAYIN birazdan geçecek.

Gazetelerdeki "Yüreklere ateş düştü" manşetleri unutulacak, televizyondakiler "gazoz kapaklarını" konuşmaya dönecekler, siyasetçiler içlerinden "işte unutuldu gitti" diyerek ve sırıtarak dolanacaklar, Genelkurmay yine Kuzey Irak’a kaç sorti yaptıklarını açıklayacak.

Sizler unutacaksınız...

Ben unutacağım...

Sadece orada bir yığma evde, bir gelin gizli gizli ağlayacak, bir anne sabahlara kadar acı çekecek ve bir çocuk okulda "Bu şehit çocuğudur" diye başının okşanmasını boşu boşuna bekleyecek.

*

Niçin?..

Çünkü kimliğini yitirmiş toplumlar böyle yaparlar.

O şanlı-şerefli savaşları bile inkár eden, bir ulusun şahlanışını dahi küçümseyen... Kutsal savaşının yiğit komutanı Mustafa’sına küfredenleri başına taç yapan... İslam áleminin son asırlarda kazandığı tek şanlı zaferin kurduğu cumhuriyetini tekmeleyen halklar...

İşte böyle olurlar...

Silik...

Ezik...

Çaresiz...

*

PKK Kuzey Irak’ta, Genelkurmay’ın yaptığı açıklamaya göre asıl saldırı oradan yapıldı.

Kuzey Irak ABD’nin, Kuzey Irak ordusu ABD’nin, cumhurbaşkanları ABD’nin, başbakanları ABD’nin, hükümetleri ABD’nin, bize verilen istihbarat ABD’nin, kurşun atacaksak o yana izin ABD’nin...

ABD; bu utanmadan şehit cenazelerine gidenlerin strateji ortağı.

Yapıştıkları kuyruk...

Sıkıysa Türkiye’yi yönetenler, ağızlarını açıp birkaç laf dahi etseler ya ABD’ye...

Ne gezer?..

Çünkü; koşup koşup yaladıkları yer ABD’nin...

*

O zaman bize ağlamak düşer.

Ve unutmak...

Yolunu kaybetmiş milletlerin yazgısıdır bu...

Kaybettiği değerlerden, unuttuğu tarihinden, büyük kahramanlarına ihanetlerinden, varlık nedenlerine vefasızlıklarından sonra, geriye bu kalır:

Ağlamak ve unutmak...

Bekir COŞKUN

7 ekim 2008
kemalistcan
Bekir COŞKUN çoşmuş yine. Süper koymuş tanıyı...

Bugün insanlarımızın bir kısmı resmen kuvayi milliye şehitlerinin ve devrimcilerimizin cesetlerini çiğneyerek(hem ayaklarıyla hem de ağızlarıyla) siyaset yapıyorlar. Ki unutmasınlar biz onların torunlarıyız bizi de çiğnemeyi göze almalılar...
kitapsiz



Kriz...



UZUN zaman "Türkiye dünya ile entegre bir şekilde bütünleşmiştir" diyorlardı ve şimdi ekliyorlar:

"Dünya krizi bizi etkilemez..."

Kim bilir hangisi doğru?

Demek ki bu (Allah korusun) hani uçak düşüyor ama siz uçmaya devam ediyorsunuz gibi bir şey...

Ya uçak düşmedi, ya siz uçakta değildiniz olasılıkları burada geçerli değildir.

Kule bir de bakıyor ki tek başınıza geliyorsunuz:

"Ne oldu imam, uçak nerde?..."

"Düştü... Bizi etkilemedi..."

*

Kapitalizmin insan yığınlarını aralıksız ve kesintisiz sömürmesi asla yetmiyor.

Bu ona az geliyor...

Zaman zaman böyle krizlerin çıkması gerekiyor.

Bir karambol, bir keşmekeş, bir cıyaklama, bir toz-duman, bir hengame... Ve sonunda faturayı sıradan insanlar ödüyor.

Siz hiç iflas edip de en azından sizin gibi yaşamaya başlayan bir kapital sahibi gördünüz mü?..

Restoranlara artık gidemeyen bir banker, arabasız kalmış bir patron, evi elinden alınmış bir borsa cambazı, dolmuş durağında bir bankacı, köftecide bir holding yönetim kurulu üyesi?..

Ama her krizden sonra sokaklarda perişan-sefil işsiz kalmış insanları gördünüz. Nasıl oluyorsa her seferinde sermaye iflas ediyor, ama onlar aç kalıyorlar.

Aç...

Sefil...

Niçin?

Çünkü kapitalizme ara faturası ödemektedir insanlık.

Adı; kriz...

*

Neyse ki bize bir şey olmuyor.

Ki anlatıyor badem bıyık:

"Bu noktada Türkiye ekonomimiz dünya ile bütünleşmiştir... Bir nevi entegre olmuştur... Yani şu an itibariyle bütün ileri dünya ekonomilerinde ne varsa bizde de o..."

"Dünya batarken bize bir şey olur mu?..."

"Olmaz..."

Hani uçak misali...

Uçak düşüyor, imam uçuyor...

8 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
botanical
Ve hükümet terörü görüştü...

HÜKÜMET yine terörü görüşmek üzere toplandı.

İlk sözü Başbakan aldı:

"Değerli arkadaşlar, biliyorsunuz terörün sağı-solu, ilerisi-gerisi olmaz. Yani şimdi o terör, bu terör, şu terör diye bir şey yok. Biz kararlılıkla geldiğimiz nokta itibarıyla terörün neresindeyiz?.."

Bakanlar bir ağızdan:

"Üzerinde..."

"Evet... Diyor ki -İhyaneke bilkum el mıtıl takip... El yekünen vellezine ül fitne... El külliyen tazyik-in tahrip- diyor... Yani terörü takip ediniz buyuruyor..."

Bakanlar "doğru" anlamında başlarını üçer kez salladılar.

Kültür Bakanı Ertuğrul Bey, yanında oturan Adalet Bakanı’nın kulağına eğilerek "Ben de bir dua biliyorum..." dedi.

***

İkinci konuşmayı İçişleri Bakanı alarak Uhud Savaşı’nı anlattı.

"Bir beyaz kuş geldi... Dedi ki ey Caferi..." dediğinde tüm kabine ağlıyordu.

İçişleri Bakanı daha yüksek sesle adeta bağırarak:

"Dedi ki ey sellam... Bilal-i Habeşi olmuştur şehit..."

O an Aileden Sorumlu Bayan Bakan, yanında oturan Maliye Bakanı’nın kulağına eğilerek ve gözlerini silerek:

"PKK onu da mı vurdu?.."

"Kimi?.."

"Bilal-i Habeşi’yi... Bu kadar da olmaz yani... Askerin o yana sorti yapması lazım..."

Maliye Bakanı:

"Ama o eskiden olmuş..."

Bayan Bakan:

"Olsun... Ben yeni duydum..."

***

Daha sonra "Tedbirlerimiz kısa, orta ve uzun vadeli olacaktır" diyen Dışişleri Bakanı Ali Bey söz alarak "El Külliyatül Hukuk-u Alemin"den mealler okudu. Ve "Ariflerin menkıbeleri buyuruyor ki, bir kimse diğer bir kimsenin canına kastederse, o kimse ahiret gününde ondan alacaklı olur" dedi.

Başbakan sordu:

"Bu hangi vadeli tedbir oluyor?.."

"Uzun..."

***

Sonrasını zaten siz biliyorsunuz, haberlerde verdiler:

"Hükümet terörü görüştü..."


Bekir Coşkun

09 Eylül 2008
botanical
E-kuş sesi...


SANAL álemdeki E-kuşun sesidir:

"Bip..."

Ömründe hiç parası olmamış bizim ufak Remo "bip" sesinden sonra bilgisayarın başında "İşte aldım" demişti.

Mont almış...

Ki ben de markete gittiğimde, kartın takıldığı sanal álemden gelen bir "bip"le hesabı öderim, param olsun olmasın.

Sanal álemin kuşu böyle ötüyor...

Nasıl olsa bizi "Seni bir kuş getirdi", elimizden alınan şeyler için de "kuş götürdü" diye diye büyüttükleri için yadırgamadık.

*

Artık her şey bir "bip"le oluyor.

İçinde "bip" sesi veren sanal kuşa sahip olan herkes, şirket bile kurabiliyor, yatırım yapabiliyor, para kazanıyor, harcıyor, alıyor, veriyor...

Fabrika yok, baca yok, atölye yok...

Kazma yok...

Kürek yok...

Her şey "bip" sesleri ile...

Bir de bakıyorsunuz ki işsiz, parasız pulsuz E-kuş sahibi, kartını takıp bir "bip"le yüklenmiş mağazaya gidiyor.

Kepçe kulaklı, fincan dibi gözlüklü, benzi sarı cılız çocuklar "bip" ile floresan kılıçlı çelik dev "Agor"u yere devirirken, babası içerde bir "bip" ile menkul kıymetleri dolaşıp para kazanıyor.

Buna "E tüketim-E üretim" diyorlar.

Emek yok...

Çaba yok...

Üretim yok...

Çalışmak yok...

*

Bu çöktü.

Ekonomik kriz; aslında her şeyi bir "bip" sesine indirgeyen yeni dünya düzeninin su koyuvermesidir.

Önce uluslararası kimi büyük bankalardaki kuş sustu, sonra dünyadaki "bip" sesleri azaldı.

(Krizin Türkiye’yi daha az etkilemesi ise; henüz aziz halkımızın bilgisayarda, dolayısıyla "bip" diye öten o E-kuşa yeterince sahip olmayışındandır)

(.........)

Cinliği, beleşçiliği, avantacılığı, kolaycılığı, yozlaşması, ama en çok da ahmaklığı başına yıkılıyor insanlığın.

"Bip" sesleri azaldı.

E-kuş sessizleşiyor...

Bekir Coşkun
10 Ekim 2008
kitapsiz



Demokrasi ve kaplumbağa...



BALIKLAR, kuşlar, karacalar, sincaplar, kirpiler, kaplumbağalar için de demokrasi lazım.

Göller, ırmaklar, denizler için de...

Halkın sevdiği varlıkları koruması, ancak demokratik hakları olduğunda olasıdır.

Yoksa köylüler nasıl koruyabilirler ormanlarını?..

Ya da mahalle halkı nasıl sahip çıkabilir yan tarafta çocukların oynadığı o yeşil alana?..

Ve onların içinde yaşayabilen; sincaplara, kaplumbağalara, tavşanlara, kuşlara?..

*

Çevresinde sessiz, tepkisiz, uyuşuk, kısacası demokrasiden habersiz insanların yaşadığı ağaçlar, Fransa’daki, İngiltere’deki, Belçika’daki, İsviçre’deki ağaçlardan daha şanssızdırlar.

Sahipleri yoktur çünkü...

Daha geçen gün gazetelerde vardı; asırlık çınarları kesiyorlardı, kalabalık birikmiş sadece seyrediyordu.

Öyle silik, öyle pısırık...

*

Alpler’deki kurtlar, Toroslar’daki kurtlardan daha çok güvencededir.

Türkiye’deki bir ağacın, Avrupa’daki bir ağaçtan daha çok demokrasiye gereksinimi vardır, bilmelisiniz...

O kaplumbağanın da...

Eğilip seslensek kulağına:

"Demokrasi lazım mı ey kaplumbağa?.."

Bilemez...

O yerfıstığı ister...

Tıpkı orman köylüleri gibi...

Bu yüzden kimsenin savunmadığı, sahipsiz ormanları turizm bölgesi sayıp beton otellere çevirdiler, hem köylüler kaybettiler, hem kaplumbağa...

*

Demokrasinin en büyük nimetidir; örgütlenin a dostlar...

Mahallelerde, köylerde, beldelerde, sokaklarda bir araya gelip çevrenizi koruyun; vurgunculara, hırsızlara, yağmacılara karşı.

Kuşların hatırı için...

Çınarların, servilerin, çiçeklerin hatırı için örgütlenin... Sahip çıkın, hiç kimsenin olmadığı kadar sizindir onlar...

Bu hakkı size demokrasi verir.

Sizden sadece bir şey ister:

Yürek...

12 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Ürkek kedi...


O "Ben kedi değilim" diye mahkemeye verse de, nedense herkes Başbakan’da bir "kedi" taraf buluyor.

Hülya Avşar da "kedi"den girdi:

"Ürkek kedi..."

Söyleşi yaptığı Başbakan’ı "ürkek kedi"ye benzetmesi, bence kendi açısından doğrudur. Ömründe hiç dans etmemiş birisi, Hülya Avşar’ın karşısına oturduğunda "ürkek kedi" olabilir.

Ben o duyguyu bilirim.

İnsan önce bakacağı yeri bulamaz, sanki garson havadan gelecekmiş gibi arada bir tavana bakar. Ve aklına "Acaba burnumun kılları gözüküyor mu?" şüphesi takılır.

Boyun hafif yana yatar...

Her soruya yanıt verirken "C" harfi biçiminde ayağa kalkıp el ile ceket düğmelerine bastırarak "Arz edeyim efendim" demek ister.

Ama elinin yerini bulamaz.

İşte bunu gören Hülya Avşar’ın "ürkek kedi" benzetmesi doğal.

*

Avşar’ın "ürkek kedi" için "Ortaya çıkmamış duyguları var" görüşü de doğru ama tehlikelidir.

Aman ha, bence ortaya çıkmamış duyguları öyle kalsın...

Aslında bütün kediler paranoyaktır. Dünyanın bütün hareketlerini kendilerine karşı yapılmış sayarlar.

Diyelim ki bizim "Sarı", televizyonun uzaktan kumandasını her elime alışımda bunun kendisine karşı bir tehdit olduğunu düşünür ve benim deliği bulamayan şaşı fare olmamı diler, bilirim ben...

*

Bir tek Hülya Avşar’ın Başbakan için, "İçi öyle dolu ki, bir destek verilse ağlayacak..." sözlerini doğrusu anlayamadım.

Nasıl oluyor destekli ağlama?..

"Beyefendi siz ağlayın, ben sizi desteklerim" mi denir?

Ne bileyim ben...

Hani çocuklara işadamından burs desteği, damada-dünüre kamu bankasından televizyon-gazete alma desteği, yandaşlara özelleştirme desteği, Arap şeyhlerine arsa desteği, sanatçılara(?) TMSF desteği duymuştum da "ağlama desteği" hiç duymamıştım.

Doğrusunu isterseniz; Başbakan’ın ağlayan köylüye-memura-emekçiye destek vermesini umarken, ona "ağlama desteği" diye bir şey hiç aklımıza da gelmemişti.

Bence bu "ağlama desteğini" verse verse yine Hülya Avşar verir.

Programın adı da:

"Destekle ağlayan ürkek kedi..."


Bekir COŞKUN
14 Ekim 2008
botanical
Ruh sağlığımız iyidir...


DÜNYA Ruh Sağlığı Günü gelip geçti.

Zaten bizimle ilgili değildi...

(........)

Manav, "Bir tek salatalığı siz beğenin, gerisini ben seçip doldurayım torbanıza" dese, kızarsınız.

Ama Türkiye’yi yönetsin diye bir kişiye oy veriyorsunuz, tanımadığınız 500-550 kişiyi seçmiş oluyorsunuz.

Ve "demokrasi" oluyor.

*

Dünya Ruh Sağlığı Günü geride kaldı.

Zaten bizlik değil...

(.........)

Sanık hırsız karakola girdiğinde amire "Benim dokunulmazlığım var" dese...

Amir elini kemerine sokup "O da ne zibidi?.." diye şöyle bir kalksa ayağa...

Hırsız haksız...

Ama "Benim dokunulmazlığım var..." sözünü koca devleti yönetenler söylüyorlar...

Haklılar...

*

Dünya Ruh Sağlığı Günü geçti.

Zaten bizi ilgilendirmiyor...

(.........)

Diyelim ki size, birisini gösterip "Bu adam sizin şirketi yıkıcı eylemlerin merkezi" deseler...

Onu oraya müdür, şef, bekçi, odacı dahi yapmazsınız...

Ama cumhurbaşkanı yaparsınız...

Başbakan da...

*

Gericiyi seçerek başa geçirip ama ileri gitmek isteyen halk...

Nohut-kömür ile oyunu, kendisini nohuda ve kömüre muhtaç edene satan millet...

Zahid’e parasını verip, makbuz karşılığı Cennet-i Álá’ya gitmeyi uman insan...

Zenginliğini çalanları alkışlayıp, ama niye yoksul olduğuna kızan toplum...

(.........)

Zaten Dünya Ruh Sağlığı günü gelip-gitti...

Zaten bizimle ilgili değildi...


Bekir COŞKUN
15 Ekim 2008
kitapsiz


Arkadan vurmak...


İKTİDAR Türk askeri ile anlaşamıyor.

Sorun çıkıyor.

Ama peşmerge ile anlaşıyor...

Talabani ile uzlaşıyor...

Barzani ile buluşuyor...

Anlaşamadığı; Türk ordusu.

*

Ankara’da birisi 6 saat, öteki 6.5 saat süren toplantılardan ilkinden sonra bir bakan Ordu’nun istediği altı maddeden sadece üçünde uzlaşma sağlandığını açıkladı.

6.5 saatlik ikinci toplantıda ise, koordinasyon sağlanamadığı için yeni bir "koordinasyon kurulu" kararı aldılar.

Ama aynı gün Barzani ile Bağdat’ta yapılan 2 saatlik görüşmenin ardından açıklanan sonuç neydi:

Tam uzlaşı...

*

Ben böyle bir iktidar görmedim.

Ülkesini bölmek isteyenlerle anlaşıyor da, ülkeyi bölmek isteyenlere karşı can veren askeri ile anlaşamıyor.

Bunun dibinde yatan ilinti asla PKK, terör, Güneydoğu, barış, güvenlik, müvenlik değildir...

Dibinde yatan:

Askeri sindirmek...

Hırpalamak...

Yıpratmak...

Ve etkisizleştirmek...

Ki yobaz istediği düzeni kurabilsin, ele geçirdiği cumhuriyetin kalelerinde kalabilsin...

Nitekim dün "sistemli saldırılar" diyen Genelkurmay Başkanı’nın sesini duydunuz.

Bir tepki, bir isyan, bir acı değilse ne?..

*

Onlar bizim askerlerimiz.

Hepimiz bunu böyle biliriz.

Sadece yobazlar bunu böyle bilmiyorlar ve her fırsatta askeri arkadan vurmaya kalkıyorlar.

Tamı tamına adı böyledir bunun:

Arkadan vurmak...

Yüreksizlerin, ikiyüzlülerin, döneklerin, kaypakların bildikleri tek yöntemdir...

Arkadan vurmak, arkadan vurmak...


16 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Arkadan vurmak (2)


DÜNKÜ "arkadan vurmak" yazıma kızmış olan sevgili küfürbazımın (içinde sülalemden de söz ettiği) mesajını okuyordum.

Tam da o an ajans bültenlerine düştü:

"Hakkári Çukurca’da beş askerimiz şehit... Tugay komutanı yaralı..."

Biraz önce de (dinci gazeteleri saymıyorum) Radikal’in manşetine takılmıştı gözüm:

"Genelkurmay Başkanı Başbuğ, düzeyinden beklenmeyen bir öfkeyle konuştu... Bu ne hiddet, bu ne celal..."

*

Evet...

Arkadan vurmayın.

Çok uzaklardaki sisli dağlarda, yaban otlarında bile evinin, çocuğunun, sevgilisinin, annesinin kokusunu arayan askerler, siz gece rahat uyuyun diye ölüyorlar.

Siz nerden bileceksiniz?..

Bilgi, fikir ve görüş sahibi olmak yeterli değildir çoğu zaman. Anlamak için yürek ister...

Sevgi ister...

Duygu ister...

Göz yetmez, gözyaşı ister...

*

O sisli dağlarda bugünlerde sabahları çiy yağar, yakında kar kaplar dört bir yanı...

O yiğitlere ısınmak için nefeslerimizi göndermek yerine... Bir güzel sözcük, bir minnet satırı, bir küçük teşekkür notu ulaştırmak yerine...

Arkadan vurmak...

Niçin?..

*

Hadi sevgili küfürbazımı anlıyorum. O askerleri, hayalindeki şeriat düzenine engel görüyor.

O, oldum olası Mustafa Kemal’in askerini sevmedi.. O, Kurtuluş Savaşı’mızda aynı şeyi yapıyordu cephe gerisinde.

Ya sana ne oluyor ikinci cumhuriyetçi?..

O tekmelediğin "Birinci Cumhuriyet" olmasaydı, zihnindeki "İkinci Cumhuriyet" yerine, kim bilir "İkinci Şeriatı" ağzına mı alabilecektin, akılsız?..

Anlayamıyorum.

Niçin ölen ya da ölecek olan askerimize, hiç olmazsa kır çiçekleri yerine bu acı sözler?..

Neden?..

Niçin?..


17 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Yine bir sonbahar...


BEN bu sonbaharları sevmiyorum gülüm.

Sonbaharlar ayrılık zamanlarıdır.

Kırlangıçlar gitti. Dün gece evimizin üzerinden geçtiler turnalar. Boşu boşuna arıyor çatının pervazında pinekleyen kumruyu gözüm.

Baktım; boynu bükülmüş arka bahçedeki gülün.

Menekşeler çoktan öldüler, begonvil soldu-sarardı, serçeler ilk kez üşüdüler dün gece...

Üzgünüm...

*

Ben bu sonbaharları sevmiyorum gülüm.

Minarenin hoparlöründen sala seslerini hep bu sonbaharlarda dinlemiştim, bir cami avlusunda.

Derler ki vakti-saati yoktur ölümün.

Ama sevdiklerimi hep sonbaharlarda kaybettim.

Her sonbaharda iki çeşme, iki gözüm.

Okula başlayıp da ilk cetvel dayağını bir sonbaharda yemiştim, daha varan bir...

İşten kovulmalarım hep sonbaharlara denk gelir.

Tahta bavulumu en çok sonbaharlarda hazırlamışımdır, ağlaya ağlaya...

Bir kan davasının anısıdır, amcam adımı ilk kez bir sonbaharda kulağıma bağırarak söylemiştir:

"Bekir... Bekir... Bekir..."

*

Yine sonbahar...

Her bir yaprak yere düştüğünde, bir koşu onu alıp dalına koymak gelir içimden.

Bu günlerde en çok yaprakların yere düşüşüne canım sıkılır gülüm.

Bilmiyorum dallar mı sevdasız, yapraklar mı vefasızdır.

Hadi desem ki:

"Sonbahardır..."

İyi ya işte, sonbaharlar ayrılık zamanlarıdır.

Tanımlayamadığımız bir sızı kaplar içimizi... Duymadığımız bir hüzünlü şarkı çalıp durur kulaklarımızda...

Bilmediğimiz ve aslında duymadığımız, doğrusu olmayan öyküler uydururuz kendi kendimiz için.

Bahaneye bakar gözlerimiz, bir bakarsınız ki bir anda dudaklar kıvrılır, büklüm büklüm.

Dün gece turnalar geçtiler evimizin üzerinden.

Begonviller soldu.

Boynu büküldü gülün.

Ben bu sonbaharları sevmiyorum gülüm.


8 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Postal...


POSTAL, Cunda’daki evin önünde annesiyle son kez oynadı.

"Anne"nin öyküsünü üç hafta peş peşe yazmıştım, tüm yavrularını iyi insanlar alıp bahçelerine götürmüşlerdi.

Bu hafif şehla, biraz tembel, upuzun kulaklı olanı kalmıştı... Ayakları çok büyük olduğu için adı böyle oldu:

"Postal..."

Anne kangal, nasıl olduysa doğurduğu bu upuzun av köpeklerinden sonuncusu Postal’dan da ayrılacaktı o gün.

Evin önünde son kez oynadılar.

Evin kepenklerini kapatırken, Anne’nin başını okşadım, ona "Yavruna iyi bakacağım, söz veriyorum..." dedim.

Postal’ı kucaklayıp arabaya koyduğumuzda ise anne anladı, bir zakkum ağacının arkasına gidip saklandı, yaprakların arasından bizi izledi.

Ve araba hareket edince peşimizden koşmaya başladı.

Hayrettin, Anne’nin yorulunca durduğunu, ama arkadaki yüksek tepeye çıkıp, yavrusunu götüren arabaya, görebileceği son noktaya baktığını anlattı sonradan.

*

Postal, yol boyu Andree’nin kucağında uyudu.

İnegöl’de dördümüz (Bir de Andree’nin kedisi Sarişeker vardı arabada) köfte yedik, tıpkı iki çocuklu bir aile gibi.

Ama Ankara’da sorun vardı; bizim huysuz Çıtır ile deve kadar Suşi, yabancı hiçbir canlıyı istemiyorlardı eve. Her ikisinin de annelerini belediye öldürmüştü ve onlar da evimize böyle gelmişlerdi. Ama bunu onlara hatırlatıp, merhamet istemek?..

Gece Ankara’ya vardık, evin önünde Postal arabadan indi, ona "Burası artık senin evin" dedim.

Bahçe demirine koşup bizi karşılayan Suşi ile Çıtır’ı gördü ve çok korktu. Yeniden arabaya koşup ön koltuğa oturdu. Bizimkiler ise ona öyle sert ve şaşkın baktılar...

Bir gün sonra:

Çıtır ile Suşi bahçede geziyorlar, Postal aralarında... Bir o öpüyor Postal’ı, bir öbürü...

Ona evin dört bir yanını tanıttılar.

Suşi topunu getirip oynaması için verdi Postal’a... Huysuz Çıtır koltuğunu ona bıraktı, yerde yatıyor.

*

Merhamet ve sevgi ne kadar da saygıdeğer.

Huzurun-mutluluğun kilididir bu... Peki niçin biz insanlar dahi yeterince sahip değiliz...

Niçin?..

19 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Sıkışık hukuki durum...


ERGENEKON davası çok da güzel başladı.

Tek sorun; mahkeme salona sığmadı.

Sanıklar içeri alınamadığı için, tanıklara yer bulunamadığı için, avukatlar kapıdan giremedikleri için, hákim yerinden kalksa başkası oturacağı için...

Hukuki sıkışıklık vardı.

Zaten iddianame de kitaba sığmıyor, ekleri ile birlikte 200 bin sayfayı geçecek diyorlar.

Ayrıca zamana da sığmıyor:

Sadece iddianameyi okumak 17 gün istiyor... Her bir sanığın kimlik tespiti, hakkındaki iddia, savunması, yazışmalar, ek bilgilerin gelmesi, yıllarca sürebilir...

*

Doğrusunu isterseniz mantığa da sığmıyor.

Söyler misiniz; benim ne işim var bu iddianamenin içinde?

"Sayfa 1070:

(Tape)

Güler Kömürcü’nün ’Alo... İyi bayramlar, iyi yıllar Bekir Bey... Her zaman telefonun ucundayım ne emrederseniz...’ dediği... Bekir Coşkun’un cep telefonu kullanmadığını söylediği, ama direkt telefonunu verdiği... Güler Kömürcü’nün ’Devletimiz güçlüdür, güzel günler bizim olacak...’ dediği......."

İddianamede aynen böyle yazılı.

(.........)

Ne alakası var?...

Benim, Güler Kömürcü ile bu konuşmam neyi kanıtlıyor?..

Yani iki meslektaşın, her gün onlarcası yapılan sıradan bir konuşması ne işe yarıyor?..

(Güler Kömürcü’nün yazılarını severim. Ama hiç yüzünü görmedim.)

*

Daha da açıkçası:

Dava hukuka, hukuk adalete, adalet duruşmaya, duruşma mahkemeye, mahkeme salona sığmıyor.

Sıkışık hukuki durum...

Başbakan, "Ben bu davanın savcısıyım" dediğine göre, peşinden dincilerin karşı devrimine karşı olanlar toplandığına göre, siz nereye sığdırıyorsunuz tüm bunları?

Bakın İngiliz Independent, bu davayla ilgili yaptığı yorumda diyor ki:

"Tayyip Erdoğan’ı alaşağı etme girişimi yargılanıyor..."

Bu böyle bir davadır işte...

Sığmıyor...

Ne de vicdanlara.

21 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz

Büyük mü küçük mü?...


DAVA büyük...

Salon küçük...

Bu durumda sadece davanın tutuklu sanıklarının salona sığabileceği belirtildi, başta:

Veli Küçük...

Davanın büyük, ama salonun küçük olması karşısında eleştirilen Adalet Bakanı ise açıkladı:

"Şu bilinmelidir ki devlet büyük..."

*

Pekiiii...

Deniz Feneri büyük mü, küçük mü?..

Alman yargısına göre "Alman hukuk tarihinin en büyük dolandırıcılık davası" bu.

Ama iktidardaki arkadaşlara ve yandaşlarına göre ise; küçük...

Bu nedenle bir türlü göremiyorlardır; Alman hukuk tarihinin en büyük dolandırıcılığını.

Laik-çağdaş cumhuriyeti savunanlar sabaha karşı evlerinden toplatıldılar da, o cumhuriyeti yıkmak isteyenlere finansörlük yapanların dolandırıcılık davasını gören çıkmıyor...

Dün gazetelerde vardı:

Alman mahkemesi kararını vereli aylar oldu, ama Türkiye’deki iktidar Almanya’dan ilgili kararı ve belgeleri, tüm ısrar ve zorlamalara rağmen getirmek istemiyor.

Adalet Bakanlığı’nın istem yazısı tam 17 gündür kayıptı, dün bulundu dediler.

Niye?..

Çünkü Ergenekon büyük...

Deniz Feneri küçük...

*

Bakın; Sanık M.Y.’nin zimmetine geçirdiği 137 YTL, kayıp trilyondan daha büyüktür... Bunu, memur M.Y. hapis ve ömür boyu memurluktan men edilirken, kayıp trilyon sanığının memleketin başına Cumhurbaşkanı yapılmasından anlıyoruz.

Tıpkı gemiciğin küçük olduğunu, nohut torbalarının büyük olmasından anladığımız gibi...

(.........)

Ne yapacaksınız dostlar?..

Böyle büyük bir memlekettir burası.

Küçükleri büyük...

Büyükleri küçük mü küçük...


22 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Vatandaşıma mektup...


SENİN gözün kör...

Kulağın sağır vatandaşım...

Görmüyorsun, duymuyorsun.

Ve dilin dönmüyor.

Çünkü göz ve kulak dili besler.

Bir kaldır başını da gör Türkiye’nin halini.

Biliyorum; Mustafa Kemal’in kutsal bir savaştan sonra seçtiği çağdaşlık yolunu terk edip, aydınlık düşmanlarının peşine takılıp da... Bu cennet ülkenin ortaçağa yuvarlanmasının vahametini anlayamadın.

*

Ama bir bak:

"Toplumsal sorunların (...) demokrasi ile çözümü yerine, din duygularının istismar edilerek kullanılmasına Anayasa izin vermemektedir..."

"Cumhuriyetin temel ilkelerini ve niteliklerini dolaylı biçimde değiştiren ve işlevsizleştiren bu düzenlemedir..."

"Bireylerin özgür vicdani tercihlerine dayanan dinler siyasi yapıya egemen olmaya başladıklarında, toplumsal barışın korunması olanaksızlaşır..."

(.........)

AKP’nin Anayasa’yı değiştirerek türbanı serbest bırakmasını iptal eden Anayasa Mahkemesi’nin, önceki gece açıklanan gerekçeli kararından bölümler bunlar.

Bize AKP iktidarının ne yapmak istediğini anlatıyor.

Koyun üzerine; kapatma davası kararındaki "Laiklik karşıtı eylemlerin merkezi" hükmünü...

Yetmez mi?..

*

Ama "Hiç kimse, görmek istemeyenler kadar kör değildir" derler.

Hálá görmezlikten gelirsen...

Hálá anlayamazsan...

Hálá duymazsa kulakların...

Hálá kavrayamamış, hálá farkına varamamış, hálá umursamamış, hálá çözememişsen...

Öyle sessiz...

Öyle tepkisiz...

Öyle körsen...

Ne yapabilirim vatandaşım?..

Tam altıbuçuk sene önce bir seçim sabahı yazıma koyduğum başlığı tekrarlamaktan başka:

"Müstahak sana..."

23 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Hamdolsun Osman...


BEN bu gibi durumlarda Osman’a bakarım.

Bakarım; ekonomi iyi mi, kötü mü?..

Ekonomi kötü gittiğinde her zaman önce Osman’ı kovarlar, o bunu bilir.

Ve ekonomi kötüye döndüğünde Osman’ın yürüyüşü değişir, yan yan gider, boynunu büker, biraz kamburlaşır, artık ceketinin bir ucu öbür ucundan daha sarkıktır, arada bir anlamsız sesler çıkartır...

Başına geleni anlamıştır Osman.

*

Ben, Osman’a bakarım.

Başbakan, "Hamdolsun ekonomi iyi" dediğinde ve televizyonlar bunu müjde olarak halka duyurduğunda, ekonomi çökmüştü aslında.

Borsa yıkıktı.

100 YTL, bir haftada 63 YTL’ye indi.

Yabancılar paralarını alıp gittiler.

Esnaf perişan-şaşkın.

Şirketler işten çıkartacakları elemanlarının listelerini gizli gizli hazırlamaya başladılar.

Türkiye’nin artık eroincinin, rüşvetçilerin, kaçakçıların yurtdışındaki paralarına ihtiyacı vardı ki, Maliye Bakanı "Getirsinler, onlardan hesap sorulmayacak..." kararını açıkladı dün.

İktidarın kara paraya özgürlük tanıması yanında aldığı ikinci karara bakın:

Borsacılara vergi müjdesi...

Ama tasarruf sahipleri, istihdam merkezleri, esnaf, kitlesel tasarruf-masarruf için en ufak çabaları gözükmüyor.

(.........)

Şimdi bunda "Hamdolsun ekonomi iyi" gibi bir durum var mı?..

Yok...

Çünkü bu Başbakan ekonomiden anlamaz...

Türk ekonomisi, IMF’nin denetiminde bugünlere kadar kazasız belasız sürüp gelmişti.

O kadar...

Şimdi IMF yok, kriz var ve aldıkları ilk kararlar; eroinciye, kaçakçıya, spekülatörlere avanta sağlamak...

*

Ben bu durumlarda Osman’a bakarım...

Osman başına geleni bilir, yan yan gider...

Büker boynunu, ağzını açar-kapatır da sesi çıkmaz...

Olsun...

Hamdolsun Osman, hamdolsun Osman...


24 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
botanical
Belki AKP Anayasa Mahkemesi’ni kapatır...

ANAYASA Mahkemesi, AKP’yi niye kapatmadığını yayınlanan gerekçeli kararında açıkladı.

Misal bir gerekçesi şu:

"Kadın hakları ile ilgili gösterdiği çaba..."

Vay canına...

Peki, bir gün önce açıklanan, AKP’nin türbanla ilgili anayasa değişikliğini iptal kararının gerekçesi neydi:

"Türbanın kadının özgürlüğünü kısıtlayacağı ve onu ikinci sınıf yapacağı..."

Daha da beteri:

AKP’nin kapatılmamasının gerekçedeki bir nedeni "kadın haklarındaki çabası" ise, aynı metinde para cezasına çarptırılmasının nedeni de "kadını ikinci sınıf yapan türban" çabası...

İkisi alt alta...

*

Bence Anayasa Mahkemesi, AKP’yi kapatılmaktan kurtarmak için bir sebep aradı.

Bulamadı...

Uzun uzun düşündüler.

Sonunda akıllarına geldi:

"Kadın hakları konusunda gösterdiği çaba..."

Ama para cezası nedeni olarak da "kadın özgürlüğünü kısıtlayan türban" akıllarındaydı.

Her ikisini de gerekçeye koydular.

Oldu-bitti...

*

Şimdiiii...

Anayasa Mahkemesi, AKP’yi kapatmadı, biliyorsunuz. Dün itibarıyla gündemdeki konu şu:

Peki AKP, Anayasa Mahkemesi’ni kapatır mı?..

Olmaz diye bir şey yok.

Çünkü her topalladığında AKP’nin koltuk değneği olan MHP, önceki gece Yüce Mahkeme’nin yetkilerinin kısıtlanmasını önerdi, AKP buna sıcak bakıyor diyorlar.

İyi mi?...

İster misiniz AKP, Anayasa Mahkemesi’ni kapatsın.

*

Tuhaf bir ülkede yaşıyoruz dostlarım, aldırmayın...

Hukukumuz da bize benziyor.

Çivisi çıkmış tahtaların.


25 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz


Poşetteki deniz...



O gün denize baktım.

Bir beyaz naylon pis poşet öyle salına salına yüzüyordu dalgaların arasında.

Bir tane daha, bir tane daha...

Belki binlercesi...

Ben bilirim; deniz onlardan kurtulmak istiyordu, her dalgayla adeta kıyıya ittiriyordu naylon poşetleri. Tıpkı ortasına atılan cesetleri, katil "oh kurtuldum..." derken, götürüp karakolun önündeki sahile bıraktığı gibi...

Çünkü deniz kir taşımaz...

*

Naylon poşete baktım...

Ben maddeler arasında naylonu sevmem.

Kaypaktır...

İkiyüzlü ve dönek...

Her şekle girebilir. Kalıba döküldüğünde ayaklara terlik de olur, ayakları koparan mayın da... Kalem de olur, silgi de... Bir bakarsınız ki aydın insanların önünde mikrofon, bir bakarsınız ki aydının boynunda ip...

Evimizdeki bakır tabakları seyyar satıcıya verip, karşılığında naylon leğenler aldıkları günden beri sevmem naylonu...

*

Günlerce baktım durdum.

Deniz, içindeki naylon torbalarla mücadele etti.

Bir mavi boğa gibi çırpındı, çaba harcadı, ittirdi, sürüklemeye çalıştı, atmak istedi içinden...

Ama o pis, kaygan-yapışkan naylon poşetlerden kurtulamadı.

(.........)

Yakında o 400 sene çürümeyen naylon poşetler denizlerimizin dibini örtecek.

Daha da açıkçası; denizi poşete koymuş olacağız.

Öyle ortamlarda oksijen olmaz.

Önce yosunlar ölecek, sonra midyeler, ahtapotlar, uskumrular, palamutlar, yunuslar...

Denizler, var oldukları günden bu yana hiç bu kadar büyük bir ölümcül tehditle karşılaşmadılar.

Her gün kıyılarımızda, patlamış iki petrol tankeri hacminde naylon dibe iniyor ve dev naylon poşet yavaş yavaş oluşuyor.

Denizlerin yardımınıza ihtiyacı var, öylesine attığınız her poşette bunu düşünün...

Baktım; o pis naylonla başa çıkamıyor deniz.

Bir mavi boğa gibi çırpınıyor.

Çaresiz...


26 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Ekonominin ümüklüsü...


BEN size söyleyeyim:

Başbakan; iyi bir atlı spor binicisi, iyi bir hızlı tren makinisti, iyi bir şiir okuyucusudur.

Aynı zamanda; iyi bir aile planlamacısı, iyi bir Mercedes camı test uzmanı, iyi bir anayasa hukukçusu, iyi bir demokrat, iyi bir gemi küçültme tasarımcısıdır.

Artı; iyi bir yabancı dil hatibi, iyi bir tesettür tasarımcısı, iyi bir hortum tesisatçısıdır...

*

Ve iyi bir ekonomist...

İşte; IMF ile yeni bir anlaşma aşamasında "Ümüğümü sıkmazlarla anlaşırız" demesi karşısında, IMF heyetindekiler Türkçe-İngilizce sözlüklere koşmuşlardır.

Bakmışlardır "ümük" ne?..

Hani "kemer", "yorgan" gibi kavramları Türkler ekonomiye soktuklarına göre, sormuşlardır:

"Bu ümük, cari açık, bütçe, arz-talep gibi bir şey mi?.."

*

Başbakan’ın böyle şart-şurt koşması, sadece yerel seçimler öncesi daha bol miktarda (ailelere nakdi yardım gibi, çocuk paraları gibi, kömür gibi, zamların ertelenmesi gibi) avanta dağıtmasına izin verilmesi için...

IMF bu tür avantalara, savurmalara hep karşı çıkmıştı.

Oysa aynı zamanda iyi bir ekonomist olan Başbakan biliyor ki; bu millete beleş bir şeyler vererek, avanta dağıtarak sittin sene orada öyle oturmak olası.

Yerel seçimlere şurda az kaldı.

Sıkılmamış ümük lazım.

IMF’den izin istiyor.

O kadar...

*

Yoksa altı yıldır tümüyle Türk ekonomisini IMF’nin yönetimine bırakan bir iktidar, şimdi neden IMF’yi istememeye başlasın?..

Bir Başbakan’ın, uluslararası bir ekonomik kuruluşa "ümüğünün sıkılmaması" şartını koşması bile, Türk ekonomisinin ümüğünün elin-álemin elinde kaldığının itirafı değilse ne?

Bence telaşlanmayın.

Yakında IMF ile arka solanlarda imzayı basıp, sorunsuz uzlaştıklarını göreceksiniz.

Ümük uzatarak.

Aynı zamanda iyi bir devlet adamıdır çünkü...



28 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
kitapsiz



Çocuklara sözümüz var...



BİR yabancıya sorsanız:

"Sizin cumhuriyetlerinizin içinde hiç ’dans’ var mı?.."

Şaşılaşıp öyle gider yabancı.

Oysa bizim cumhuriyetimizin içinde "şapka" da var.

Dans var...

Balo var..

Pantolon var...

Ceket var...

Bizim cumhuriyetimiz, yeryüzündeki hiçbir cumhuriyete benzemez. O, yönetim biçiminden çok, bir yaşam biçimidir.

*

Zaten dinciler cumhuriyetin yönetim biçimine çok da itiraz etmiyorlar. İşte çıkıp cumhuriyetin kalelerindeki koltuklara oturdular, ağızları kulaklarında.

Yanaklarında kıllı güller açıyor.

Onlar asıl cumhuriyetin yaşam biçimine karşılar; çağdaş insana, uygar bireye, bir Batılı gibi yaşamaya kalkanlara karşı savaştalar.

(........)

Bugün Cumhuriyet Bayramı’dır.

Dönüp bakmalısınız:

Cumhuriyet Bayramı’nın şeref localarında, cumhuriyeti temsilen yerlerini alacaklar.

Ama yanlarında cumhuriyetin getirdiği çağdaş-uygar yaşam biçimine karşıtlığın simgesi türbanlı kadınları olmayacak.

Niçin?..

*

Oysa bizim çağdaş kadınlarımız, evlerinin balkonlarına bayraklarını asıp, yollara çıkacaklar.

Medeni dünyayı çocukları-eşleri-kızları ile paylaşmak isteyen erkeklerimiz, sevdalarının elini tutup törenlere gidecekler, insanlıktan gizleyecek hiçbir şeyleri olmadan...

Bugün Cumhuriyet Bayramı...

Bizim çocuklarımıza sözümüz var...

Onlara uygarlığı, çağdaşlığı vaat ettik...

Biz yeminimizi bugün tekrarlayacağız...

Söz verdik...

Söz...

Utanmadan, pısmadan, yılmadan, sinmeden, korkmadan... Çocuklarımızı çağdaşlığın aydınlığında büyütmek için...

Onlara sözümüz var...


29 Ekim 2008
Bekir COŞKUN
botanical
Yokmuş gibi kadınlar...(2)

GAZETELERİN sayfalarını çevirdikçe, o başı örtülü kadınların görüntüleri sanki beynimin bir yerinde toplanmaya başlıyor.

Önce bir-ikisi bir araya geliyor, sonra başkaları gözüküyor. Köşelerden çıkıp çıkıp geliyorlar, sessizler...

Bir uğultu var.

O kadar...

(.........)

İşte birisi; bir aracın direksiyonunda, başı örtülü, yüzünde acı bir gülümseme...

14 yaşındaki bir kıza cinsel istismardan tutukluyken tahliye edilen Hüseyin Üzmez’i, cezaevinden çıkışında almaya gelen karısı...

(.........)

Öbür sayfadan bir başkası da çıkageliyor:

Bir başörtülü kadın...

AKP Milletvekili Recep Koral’ın yanında... Elinde makas, bir yerin açılışında kurdeleyi kesiyor. Kocasından gurur duyduğu ve mutlu olduğu belli bu eski fotoğrafta... Ama şimdi AKP milletvekili sekreteri ile evlenmeye karar verince boşuyor onu.

(..........)

Bir türbanlı kadın...

O gözükmüyor.

Zaten fotoğraf, gözükmemenin fotoğrafı. Cumhurbaşkanı’nın "hanımı" Cumhuriyet Bayramı törenlerinde yok.

Çünkü başındaki türban yanında duramadığı erkeğinin ideolojik savaşının simgesi.

Cezayı o çekiyor, yokmuş gibi yaparak...

(...........)

Bir tesettürlü kadın daha...

Başbakan’ın "hanımı"...

Arkadaki salonlardan birisine saklamışlar adeta. Belki kapıyı dinliyordur, belki delikten bakıyordur, belki fısıldaşarak konuşuyordur.

Yokmuş gibi..

*

Sayfaları çevirdikçe tesettürlü kadınların sayıları artıyor, kalabalıklaşıyorlar, yüzlerce, binlerce, on binlerce...

Ben ise onların; din-iman adına oynanan bu zalimce ve kötü niyetli oyunun aleti olmaya ne zaman isyan edeceklerini düşünüyorum...

Ama sadece uğultu var...

Sonra boyunlarını büküp, zulme razı olup, evlerine dağılıyorlar.

Yokmuş gibi kadınlar...

Bekir COŞKUN
30 Ekim 2008

Harika bir yazı, işte islamın kadınları....
mistral
Kutladığımız cumhuriyetin neresiydi?..

CUMHURİYETİ kutladık kutlamasına da, doğrusu ben bir tek neyi kutladığımızı anlayamadım.

Kutlamalar çok güzeldi.

Coşku vardı, mutluydu Osman.

Ama niye?..

Cumhuriyetin neresi mutlandırdı insanları?..

Diyelim ki siz aldığınız yeni elbiseye değil de, mağazanın vitrininde kalan almadığınız elbiseye mi sevinirsiniz?... Tıpkı cumhuriyetin varılamayan hedeflerinin bayramını yapmak gibi.

*

Olsun...

Çok heyecan vardı...

Son yılların en güzel bayramı oldu bence, televizyona çıkanlar "Gururluyuz..." dediler. Sözcük bulamayanlar "Şey oldum..." diye eklediler.

Çok güzeldi nereden baksan...

Yer gök kırmızı, marşlar, ışıklar...

Heyecanlıydı hatta Osman...

Benim anlayamadığım; neresini kutladık cumhuriyetin?..

Diyelim ki parayı ya da aşkı kazandığınızda değil de kaybettiğinizde mi sevinirsiniz... Tıpkı cumhuriyet kaybedildiğinde en coşkulu bayramı yapmak gibi...

*

Güzeldi kutlamalar.

Duygu seli vardı dediler.

Ama cumhuriyeti savunmak isteyenlerin hepsi toplatıldı, Silivri hapishanesindeler... Cumhuriyet düşmanları altından girip üstünden çıkıyorlar cumhuriyetin ellerini kollarını sallaya sallaya...

Ve iktidardalar...

Cumhuriyetin kalesinde cumhuriyet karşıtlığının simgesi türban-tesettür egemen olduğu için, cumhuriyetin en iyi bekçisi cumhuriyetin ordusu dahi orada değildi, daha önceki gece...

Cumhuriyet hiç bu kadar savunmasız, hiç bu kadar ezik, hiç bu kadar zavallı olmamıştı.

Ve hiç bu kadar ihanete uğramamıştı.

Yani cumhuriyeti, cumhuriyet devrimlerini yıkmak isteyenlere teslim ettik, ama bayramını güzel yaptık...

Öyle mi?

(.......)

Olsun...

Cumhuriyetin bayramı iyi oldu, iyi...

Ben bir tek şeyi anlayamadım: Kutladığımız cumhuriyetin neresiydi?..

Bekir COŞKUN
31 Ekim 2008
kitapsiz


Atatürk ’Mustafa’yı görse...


DİYELİM ki Atatürk beyaz atının üzerinde çıkageldi, yanında İsmet Paşa, komutanları, yaverler...

Aşağıda Cumhuriyet Bayramı ve herkes "Mustafa"yı seyretmek için kuyruklarda.

Atatürk, İsmet Paşa’nın kulağına eğilerek:

"Şu arkada, elinde bazuka gibi boru olan, topçu neferi midir?.."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, o Can Dündar, muharrir... Elindeki kamera aleti, hususiyeti sinema çeker..."

"Niye atlarımızın kıçını çekiyor?.."

"Buna ’insani boyut belgeseli’ diyorlar..."

Ata:

"İlke ve inkılaplar yönü ile de belgesel imal ederler mi bu fikriyatta olanlar?.."

"Sponsor lazım..."

"Sponsor bir nevi milli şuur gibi bir şey midir?.."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, parayı veren... Parayı kim veriyorsa, şuur o cihette nüks etmektedir..."

Atatürk:

"Pekiiii... Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?.."

İsmet Paşa:

"İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta..."

Ata:

"O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki..."

İsmet Paşa fısıldayarak:

"Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte..."

Atatürk hüzünle:

"Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler... Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?..."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar..."

"Peki, Cumhuriyet Bayramı diye neyi kutlamaktadır bu millet..."

İsmet Paşa:

"Cumhuriyetten geri kalanını..."

Atatürk, atını çevirir:

"Gidelim Paşa..."

1 Kasım 2008
Bekir COŞKUN
botanical
O ağaç sizin...


BİR sincap gördüğünüzde ceviz ağacında, o sizin sincabınızdır, o size emanet...

O köşe başındaki meşe ağacı sizin...

Karşı yamaçtaki çamların, servilerin, çınarların, yoncalığın, çimenlerin sizden başka kimsesi yoktur, onları siz koruyacaksınız, onlar sizin...

O kumru sizin...

O serçeler sizin...

Saksağan sizin...

Nehir sizin nehrinizdir, göl sizin gölünüz...

Deniz sizin...

*

Ama siz her zaman onları yalnız bıraktınız.

Eli baltalı adamlar ormana yanaştığında, dozerler-kepçeler yeşil alandaki sincabın ağacını söküp attığında, yunusları tüfeklerle öldürdüklerinde, fabrikalar yağlı sularını nehre-göle akıttıklarında, denizi çöplük olarak kullandıklarında öyle baktınız.

Sanki onlar başkasınınmış gibi...

Onların varlığı size huzur-mutluluk verdi de, yok edilişlerinde arkanızı döndünüz...

Bir ağaç kesildiğinde nefesinizin bir kısmının kesildiğini, bir kuş öldüğünde mutluluğunuzun çalındığını, denize-ırmağa kıyıldığında bir parçanızın alındığını, yunusları öldürdüklerinde, denizlerdeki dostunuzu vurduklarını anlamadınız.

Oysa onlar sizindi...

Size emanet...

Doğanın tükenişindeki en büyük nedendir işte bu:

Vefasızlığınız...

*

Vakit çok geç değil.

Henüz zaman var.

Bir ağaç kesildiğinde, bir koruluğa dozerler girdiğinde, pis boruları denize-ırmağa bağladıklarında, o kuşu vurup o sincabı kovduklarında, komşunuzun kapısını çalıp "Hadi gidiyoruz" demelisiniz:

"Yardıma gidiyoruz... Onlar bizim..."

Uygar insan bunu yapar.

Sahip çıkmalısınız onlara; örgütlenerek, bir araya gelerek, el ele vererek, sevgilerinizi birleştirerek, merhametlerinizi çatarak...

Sizden başka kimsesi yoktur onların...

Onlar size muhtaç...

O ağaç sizin, o kuş, o ırmak, o koruluk, o yunus...

2 Kasım 2008
Bekir COŞKUN


botanical
Teneke sobalar...

SOBALARIMIZ tenekedendi.

Ağırlıktan yanlara doğru hafif açılmış dört ayağı, odunları koymak için büyük, hava ayarı için küçük sürgülü kapakları vardı.

Borular önce tavana doğru yükselir, sonra dirsekle döner, duvardaki deliğe girerdi.

Bir-iki yerinden telle tavana ya da duvarlara bağlanırdı borular, ki başımıza düşmesin.

Soba altlıkları, üzeri teneke ile kaplı tahtadan yapılırdı. Kenarları dört parmak yüksekliğinde ve yapan ustanın zevkine göre çivinin ucuyla süslenirdi...

Yakıldığında genelde evi duman basardı. Kapıyı-pencereyi açardık ve paltolarımızı giyerdik, baca ısınıp da sıcak hava doğal yolunu bulana ve ev ısınana dek. Ve ısındıkça çıtır çıtır sesler gelirdi borulardan, toplanırdık teneke sobanın başına.

Sobalar evin fırınıydı, ocağı, çocukların çalışma salonu, kestaneci, mısırcı, çayhanesi, büyüklerin kütüphanesi, kedinin uyku yeri, ailenin toplantı mekánı...

Yuva olmanın, sevginin, özlemlerin, umutların, hayallerin çatırdadığı yer...

Sıcaklıktı sobalarımız...

*

Ben kalorifer peteklerini hiç sevmedim.

Borularla ayrı ayrı odalara bölündü sıcaklıklar.

Duvarlara takılan kalorifer petekleri aslında bizi bölüyordu, farkında değildik. Kız ile oğlan odalarına çekildiler. Anne yemeği mutfakta yapıyor artık.

Baba kitabını nerede okusa olur.

Evi artık duman basmıyor, hep birlikte yaşanan minik duman savaşının o unutulmaz işbirliği son buldu. Yuvalar odalara dağıldı, kestaneci gitti, mısırcı orda değil, çay ocağı kapandı, kedi kayboldu ortadan...

Hikáyeler, anılar, sohbetler, bir arada olmanın o damak tadı, o yuva olmanın ısısı bitti...

Bir teneke soba giderken neler götürdü bizden farkına varmadık bile.

(.........)

"Doğalgaza çok zam geldi" diyorlar:

"Zam geldi, ısınmak artık daha pahalı..."

Modern hayat böyle istiyor, ne yapacaksınız?

Bu size medeniyetin getirdiği ağır fatura gibi gelebilir, ama bir teneke sobanın götürdükleri yanında lafı mı olur a dostlar.

Bizim bir teneke sobamız vardı...


Bekir COŞKUN
4 Kasım 2008
Powered by IP.Board v1.3 © 2003 - iPBFree v.2.1 © 2007